3 Ocak 2008 Perşembe

PEYGAMBERİN(SAV) ÜMMİ OLUŞU


ÜMMÎ


Anlamı yanlış bilinen sözcüklerin en önemlilerinden birisi de “ امّىümmî” sözcüğüdür. Kur’an’da peygamberimiz için kullanılmış olan bu sözcüğün yanlış manalandırılması sonucu yüce İslâm dini doğru anlaşılmaz olmuş ve peygamberimiz de yanlış tanıtılmıştır.
“امّى Ümmî” sözcüğü halk arasında “anasından doğduğu gibi bilgisiz, okur yazar olmayan” anlamında kabul edilmiş, toplumlarda bu anlamıyla kullanılır olmuş ve “anasından doğduğu gibi bilgisiz” olmak hep yerilmiştir. Hem de bu yergi, Şair Eşref’in bir hicvinde yer alan;
“Rahm-i maderden (ana rahminden) nasıl çıkmışsa hâlâ o hâldedir,
Gezmeden seyyah-ı âlem bilmeden allâmedir”
beytinde olduğu gibi veya “Ümmînin ümmîye imameti caizdir (Cahilin cahile imam olması sakıncasızdır” deyimindeki gibi alay eder tarzda yapılmıştır.
Hâl böyle iken “امّى ümmî” sıfatının peygamberimiz için “anasından doğduğu gibi bilgisiz” anlamında kullanılması, kaş yaparken göz çıkarma deyiminde olduğu gibi övgü amaçlı çabaları sövgüye dönüştürmekte ve bizim gibi kendisine işin doğrusunu Allah’ın yardımı ile öğrenmek nasip olmuş kimselere de bu doğruları anlatmak bir borç hâline gelmektedir.

Peygamberimizin ümmîliği

Bilindiği üzere, Müslümanların ekserisi tarafından peygamberimizin okur yazar olmadığına inanılmaktadır. Ama başkaları için söz konusu olduğunda kınanan bu özellik için, peygamberimize bir hayli methiye düzülmüştür. Böylece, bilerek veya bilmeyerek hem peygamberimize hem de yüce dinimize lekeler sürülmüştür. Peygamberimizin “anasından doğduğu gibi bilgisiz” anlamında “ümmî” olduğu yolundaki iddiaya ise, konu ile hiç ilgisi bulunmayan Ankebut suresinin 48. ayeti ile ilk vahyi konu alan meşhur Hıra mağarası senaryolu rivayet kanıt gösterilmiştir.

Ankebut; 48: Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; ONU sağ elinle de (kendiliğinden) yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı batılcılar (batıla inananlar) mutlaka kuşku duyacaklardı.

Bu ayette, peygamberimizin Kitap okumak ve yazmakla meşgul olması hâlinde, Tevrat ve İncil’de bozulmuş olarak var olan konuların gerçeğinin Kur’an’da yer alması sebebiyle onun peygamberliği hakkında şüphe uyanacağı bildirilmekte ve peygamberimizin ehl-i kitap hahamları ve papazları gibi kitap okumak ve yazmakla meşgul olmadığı vurgulanmaktadır.
Aslında bu ayet, iddiacıların iddialarının aksine peygamberimizin okur yazar olduğunun kanıtıdır. Çünkü, okuma yazma bilmeyen birine “onu sağ elinle (kendin) de yazmıyorsun.” ifadesinin kullanılması anlamsızdır. Yani peygamberimiz okuma yazma biliyordu ki kendisine bu şekilde bir ifade yöneltilmiştir. Ayrıca, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine kanıt gösterilen Hıra mağarası rivayetinin de uydurma olduğu ve orada geçen “ma ene bikaiin” ifadesinin de “ben okuma bilmiyorum” demek olmayıp, “ ما انا بقارئben okuyucu değilim” demek olduğu, tarafımızdan Alak suresinin tebyininde (İşte Kur’an, cilt 1; s: 26-29) açıklanmıştır.
Diğer taraftan, peygamberimizin okuma yazma bilmediğine, uydurma olan Hıra mağarası rivayetini kanıt gösteren rivayetçiler, onun okuryazar olduğunu, hatta yazısının pek iyi olmadığını ileri süren ve Buhari Sulh ve İlim kitaplarında da yer alan şu rivayeti ise görmezden gelmektedirler:

Kitab-ül Megazi; 45. Bab:

45- Andlaşması Hükmü İle Yapılan Umre Babı

Bunu Enes, Peygamber(S)den zikretmiştir.

263- (Rivayet zinciri; el Berâ- Ubeydüllah b. Musa).... : “Peygamber (S) zu`1-ka`de ayı içinde umre yapmak üzere yola çık­tı. Fakat Mekke halkı Peygamber`i Mekke`ye girmeye bırakma­larını kabul etmediler. Nihayet Peygamber Mekkeliler ile gelecek senede üç gün Mekke`de kalmak üzere, bir andlaşma yaptı. Andlaşma hükümlerini yazdıkları zaman, “Bu, Allah’ın Elçisi Muhammed’in üzerinde andlaşmış olduğu şeylerdir” yazmışlardı.
Onlar (Mekkeliler):
— “Biz bunu (senin elçiliğini) ikrar etmiyoruz. Eğer biz senin Allah`ın Elçisi olduğunu bilir ve tasdik eder olsaydık, seni hiçbir şeyden men etmezdik. Ama sen Abdullah oğlu Muhammed’sin” dediler.
Bunun üzerine o (Rasûlullah):
— “Ben Allah `in Elçisiyim ve Abdullah oğlu Muhammed’im” dedi.
Sonra da Alî’ye:
— “Allah’ın elçisini sil!” dedi. Alî:
— “Hayır vallahi ben Seni ebediyyen silmem!” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah, sallallahü aleyhi ve selem kitabı aldı. Rasûlullah kendisi yazı yazmayı güzel yapamıyordu. Akabinde: “Bu, Abdullah oğlu Muhammed’in üzerinde andlaşma yaptığı şeylerin yazısıdır” diye YAZDI:
- Mekke`ye silâh sokmayacak, yalnız kılıfı içinde kılıç getirecek;
- Mekkeliler`den bir kişi Muhammed’e tâbi olmak isterse, Mekke`den çıkamayacak. Muhammed’in sahâbîlerinden birisi Mekke’de kalmak isterse, bunun da Mekke’de ikameti men edilmeye­cektir.
Ertesi sene ……

Rivayetin bundan sonraki bölümleri ertesi sene Mekke’de cereyan eden olayları nakletmekte olup, burada konu edilen antlaşma, adı açıkça geçmese de Hudeybiye Antlaşması’dır.
Bu rivayetin altını çizdiğimiz bölümünün orijinal metni de aynen şöyledir: “فأخذ رسول اللّه صلى اللّه عليه و سلّم الكتاب و ليس يحسن يكتب فكتب هذا ما قاضى ..... ”

Bu metindeki “ كتبketebe (yazdı)” fiili birçok çeviride “yaz(dır)dı” veyahut “yazdırdı” şeklinde yer almıştır. Ayrıca bu rivayetlere göre Siyer ve Tarih yazanlar da her nedense bu rivayetin bizim üzerinde durduğumuz bölümünü görmezden gelmişlerdir. Biz, bu kadar önemli bir konuda, kaynak olarak kabul ettikleri rivayetler arasında yer alan yukarıdaki rivayeti dikkate almayanların bir cinayet işlediklerini düşünüyor ve bu cinayetin ne amaç güttüğünü ise kamu vicdanına havale ediyoruz.

Peygamberimizin “ümmî” olduğu, Kur’an tarafından bildirildiği için tartışmasızdır. Burada tartışılması gereken konu; peygamberimizin hangi anlamda ve nasıl bir “ümmî” olduğu, daha doğrusu “ümmî”liğin ne anlama geldiğidir. Bize göre meselelerin en doğru ve en kısa çözümleri Kur’an’a müracaat ederek bulunacağı için, bu konudaki gerçeklerin de Kur’an ışığında ve akıl yoluyla gözler önüne serilmesi gerekmektedir.

“Ümmî” ne demektir?

“امّى Ümmî” sözcüğü, “ana” anlamındaki “ امّümm” ile “ya-i nisbiyyeden (bağıntı ‘ya’sından, ‘ ىya’ edatından)” oluşturulmuş bir sözcük olup, “anaya mensup “analı” demektir. Çünkü, sözcüklerin sonuna getirilen “ya” bağlantı edatı, genellikle kişilerin hangi şehirli olduklarını ifade etmek için kullanılır. Meselâ; Konevî; Konyalı, Bağdadî; Bağdatlı, Halebî; Halepli, Rumî; Romalı… demektir. Buna göre “ümmî” de; adı “Ümm (Ana)” olan kent mensubu, Analı demektir. Ancak, buradaki “Ana” özel isim olup, cins isim olan “ana (anne)” ile karıştırılmamalıdır. “Ana”nın neresi olduğu konusunda ise rehberimiz her zaman olduğu gibi Kur’an’dır:

En’âm; 92: Bu da Bizim, Köylerin (kentlerin) anasını (Anakent’i) ve çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz, kendinden öncekini doğrulayıcı mübarek (bereketli, bolluk dolu) bir Kitaptır. Ahirete inananlar ona da inanırlar ve onlar desteklerine de koruyucudurlar (desteklerini de sürdürürler).

Bu ayette peygamberimize önce “ امّ القرىümm-ül kura”yı, sonra da çevresindekileri uyarma talimatı verilmiştir. Biz biliyoruz ki peygamberimiz Mekke’de elçi seçilip ilk kez Mekkelileri uyarmıştır. O hâlde ayetteki “ümm-ül kura” ifadesi ile Mekke şehrinin kastedildiği açıktır. Nitekim Mekke, tüm yazılı Arap metinlerinde ve çevredeki halkın dilinde “ümm-ül kura”dır. Dolayısıyla Mekke şehrinin Kur’an’da da bu isimle anılması hiç yadırganmamış, bu konuda herhangi bir tartışma olmamıştır. “Ümm-ül kura”; “köylerin/ kentlerin anası, anakent” demek olup, Mekke’nin Arap toplumunda bu isimle anılmasının sebebi ise, Kâbe çevresinde kurulan ilk yerleşim merkezi olmasından kaynaklanmaktadır. Bazı yerleşim birimlerinin, kendi isimleri ile değil de, özelliklerini yansıtan isimlerle anılması Türkçe’de de vardır. Meselâ; Ankara yerine Başkent, Türkiye yerine Anayurt veya Anavatan, Kıbrıs yerine Yavruvatan denmesi gibi…

“Anakent” nasıl “Ana” oldu?

Arap dilindeki İzafetlerde (tamlamalarda), bazen “muzafun ileyh hazf olur, ondan bedel olarak da muzafa, lam-ı tarif getirilir”. Yani tamlanan kaldırılarak onun yerine tamlayanı belirgin (özel) hâle getiren bir edat getirilir. Burada da “ امّ القرىümm-ül kura” tamlamasındaki “ القرىel kura” kaldırılarak yerine lam-ı tarif olan “ الel” konmak suretiyle iki kelimeden oluşan tamlama “ الامّel Ümm (Ana)” şeklinde tek kelime hâline getirilmiş ve “kentlerin anası/ anakent” ifadesi “Ana” olmuştur. Bu gibi durumlarda yeni sözcük özelleşmekte ve artık özel isim hâline gelmiş olan yeni sözcüğün ilk harfinin de büyük harfle yazılması gerekmektedir.
Mekke’nin diğer ismi olan “ امّ القرىümm-ül kura”, yukarıdaki şekilde “ الامّel Ümm” şekline dönüşünce “Mekkeli”yi ifade etmek için de sözcüğün sonuna bağıntı “ ىya”sı getirmek yeterlidir: “ الامّىel Ümmî”. Bir başka ifade ile, “anakent” “Ana”ya, “anakentli” “Analı”ya dönüşmüş olduğu için “الامّى el Ümmî” denince “Anakentli” anlaşılmalıdır.
Yerleşme birimleri ile ilgili olarak bu tarz kısaltmalar Türkçe’de de uygulanmaktadır. Meselâ, Aydın’ın Kuşadası ilçesine, İzmir ve Aydın yöresi halkı tarafından “Ada” denmekte ve halk arasındaki konuşmalarda Kuşadası ile ilgili cümleler; “Ada’ya gittim”, “Ada’dan geliyorum”, “Ada’nın kaymakamı”, “Ada’nın belediyesi”, “Ada’lı Ahmet”, “Ada’lı Mehmet” vs. gibi ifadelerle söylenmektedir.
İşte “Ümmî” sözcüğü de, “ümm-ül kura” ifadesinin yukarıda izah edildiği gibi bir değişime uğramış hâli olup, “Ana’ya mensup, Analı”, yani “Mekkeli” anlamına gelmektedir. Kur’an’da tekil ve çoğul olarak toplam altı ayette geçen “Ümmî” sözcüğü, bu ayetlerin hepsinde de aynı anlamı ifade etmektedir:



Bakara; 78: Onlardan bir kısmı da Ümmîlerdir/ Anakentliler’dir. Onlar Kitap’ı bilmezler, sadece hayal ve kuruntu bilirler. Ve onlar sadece zannederler (kuşkulanırlar).

Âl-i Imran; 20: Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da.” Kitap verilenlere ve Ümmîlere/ Anakentliler’e: “Siz de teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir/ mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir.

Âl-i Imran; 75: Ve ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, eğer onlara yüklerle emanet teslim etsen onu sana geri öder. Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar/ kuruş emanet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onların: “Ümmîlerin/ Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir.” demelerindendir. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan söylerler de.

A’râf; 157: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları Ümmî/ Anakentli nebi elçiye uyarlar; o, onlara iyiliği emreder, kötülükten onları men eder. Güzel/ temiz/ hoş şeyleri onlara helal kılar, pis şeyleri onlara yasaklar. Sırtlarından ağırlıklarını indirir. Üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden, onunla indirilen Nur’a (Kur’an’a) uyan kişiler, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

A’râf; 158: De ki: “Ey insanlar! Ben, kesinlikle, tümünüze göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan,kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın gönderdiği bir elçiyim. O hâlde Allah ve Rasülüne iman edin; Allah’a ve onun sözlerine inanan o Ümmî/ Anakentli peygambere iman ediniz ve ona uyunuz ki, doğru yolu bulabilesiniz.”

Cuma; 2: O Allah’tır ki Ümmîlere/ Anakentlilere içlerinden bir rasül göndermiştir. O, onlara Allah’ın ayetlerini okur. Onları arıtıp temizler, onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Onlar bundan önce tam bir sapıklık içinde idiler.

Yukarıdaki, “ümmî” sözcüklerinin tekil veya çoğul olarak geçtiği ayetler, bulundukları pasaj ile birlikte dikkatli bir şekilde okunup iyi anlaşılırsa, “Ümmî” kavramının; “Kitap ehli olmayan, yani Tevrat ve İncil’i okumayan veya Yahudi ve Hıristiyan olmayan Mekkeliler” demek olduğu kolayca anlaşılmaktadır.
O dönemde, peygamberimizin içinde yaşadığı toplumu; ehl-i kitap olanlar (Yahudi ve Hıristitanlar) ve ehl-i kitap dışındakiler olarak farklı iki zümreye ayırmak mümkündür. Yahudiliğin “millî din” olması sebebiyle, Yahudilerin aslen Mekkeli olmadıkları zaten bilinmektedir. Ehl-i kitap zümresinin diğer bölümü olan Hıristiyanların da, Mekke’nin “anakent” olması dolayısıyla Mekke’de yaşadıkları, Mekke’ye başka yörelerden göç etmiş oldukları, çeşitli kaynaklarla doğrulanmış bir gerçektir. Nitekim Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan ve “zımmî” adı verilen bu yabancıların hukukî varlıkları, peygamberimizin devlet başkanı olduğu dönemde yasalarla belirlenmiştir (Ana Britannica, c: 32, s: 393). Toplumun ehl-i kitap dışında kalan diğer zümresi ise, Kur’an’dan öğrendiğimize göre kitap (Tevrat, İncil) bilmeyen, sadece kuruntu ve zanlarıyla hareket edenlerdir ki bu zümre Mekke’de doğup büyümek suretiyle Mekkeli olanlardır. İşte Kur’an’da bu kesime mensup olanlara, yani Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış olanlara, taşralı olmayanlara, bedevî olmayanlara “Ümmî” denmektedir. Bunun böyle olduğu, hem Kur’an ayetleri hem de tarihî belgelerle sabittir.
Demek oluyor ki, peygamberimizin “امّى Ümmî” oluşu onun okuma yazma bilmediğini değil, Mekke’nin ehl-i kitap dışındaki zümresine mensup olduğunu göstermektedir.

Konuya aklî olarak yaklaşıldığında da netice aynı olmaktadır:
Elçi olarak seçilmeden önce Mekke’de ticaretle uğraşan peygamberimizin, bir tüccar olarak okuma yazma bilmemesi mümkün değildir. Ayrıca Mekke’nin emini olması dolayısıyla herkesin malının, parasının kaydını, okuması yazması olmadan tutması da imkânsızdır.
Elçilik görevine seçildikten sonra, kendisine gelen ilk vahylerde “Oku! En üstün olan Senin Rabbin ise kalemle öğretendir.” (Alak; 3, 4) talimatı verilmiştir. Bu ifade aslında, peygamberimize aldığı vahyleri yazmasını bildiren dolaylı bir emirdir. Okur yazar olmayana ise böyle bir emir verilmez. Ayrıca, Kur’an’da okuyup yazmayı özendiren, cehaleti yeren onlarca ayet mevcuttur. Eğer peygamberimiz okur yazar olmasa idi, sürekli onun açığını arayan müşrikler bunu kendilerine malzeme yaparlar, kendisi okuma yazma bilmeyen birisinin bunu başkalarına ne yüzle emredebildiğini sorarlar, üstelik bu tip davranışların Bakara suresinin 44. ve Saff suresinin 2. ayetleri ile yasaklandığı için kendisinin çelişki içinde olduğunu söylerlerdi.
Bir an için peygamberimizin elçi seçilmeden önce okuma yazma bilmediği var sayılsa bile, yirmi üç senelik elçilik hayatında da onun okuma yazma öğrenmediğini iddia etmek mümkün değildir. Çünkü, ilimi, bilgilenmeyi emreden ayetler karşısında, bu emirlere ilk muhatap ve ilk teslim olan insan olarak onun bu emirlere kayıtsız kalması ve bu süre içinde okuma yazma öğrenmemesi mantıksızdır. Kaldı ki peygamberimizin, Bedir Savaşı esirlerini, okuma yazma bilmeyen Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakması gibi, Kur’an emirleri doğrultusunda ilmi ve irfanı tavsiye eden bir çok önerisi ve uygulaması vardır.
Kısaca söylemek gerekirse; herkese ilim, irfan emredilirken, peygamberimize “Sakın sen okuma yazma öğrenme” diye özel bir emir verilmediğine göre, onun okuma yazma bilmediğini söylemek, mantıksızlığın ötesinde peygamberimize yapılan büyük bir haksızlıktır.
SONUÇ OLARAK: Naklen ve aklen sabittir ki, Kur’an’da geçen ÜMMÎ ifadesi “Anakentli (Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış, taşralı olmayan, bedevî olmayan)” demektir. Bu ifade, Mekkelilere peygamberimizin kendi içlerinden biri olduğunu, hemşehrileri olduğunu, yakından tanıdıkları ve yabancı olmayan birisi olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. Kur’an’da, peygamberimizin Mekkelilerin kendi içlerinden biri olduğu konusu üzerinde duran daha bir çok ayet vardır (Sad; 4, Kaf; 2, Tövbe; 128). Yani peygamberimiz; okuyup yazabilen, Ümmî/ Anakentli (Mekke’nin içinde doğmuş, büyümüş, yaşamış, taşralı olmayan, bedevî olmayan) birisidir.

KURAN DA ZANN SÖZCÜĞÜ


ZANN


“Zann” sözcüğü; “racih itikat (tercih edilen inanç, kanaat” demektir. Bu kanaat, bilgisizlikten kaynaklanan şekk, kuşku, sanı olabileceği gibi, “yakin”e, yani kesin bilgiye de dayanabilir. Dolayısıyla “zann” sözcüğü birbirinin zıddı olan bu her iki anlamda da kullanılabilir. Fakat sözcük, Türkçe’ye olumsuz anlamı ile geçmiştir ve sadece “sanı” olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple, Arapça metinlerin, özellikle de Kur’an ayetlerinin anlaşılmasında ve Türkçe’ye çevrilmesinde yanlışlıklar ortaya çıkmaktadır. “Zann” sözcüğünden kaynaklanan hatalara düşmemek için ise, sözcüğün hangi ayette hangi anlama geldiğinin bilinmesi gerekmektedir.
“Zann” sözcüğünün Kur’an’da nerede hangi manada olduğunu anlayabilmek için iki kriter mevcuttur:
Birinci kritere göre, sözcüğün içinde yer aldığı cümlenin övgü cümlesi mi, yoksa yergi cümlesi mi olduğuna bakılır. Eğer cümle, anlam bakımından övgü cümlesi ise “zann” sözcüğü “yakin” anlamında; yergi cümlesi ise “şekk, sanı” anlamında kullanılmış demektir.
İkinci kritere göre, sözcükten sonra “en-i müşeddede” edatının mı, yoksa “en-i muhaffefe” edatının mı geldiğine bakılır. Eğer cümlede “zann” sözcüğünü “en-i müşeddede” edatı olan “inne, enne” takip ediyorsa “zann” sözcüğü “yakin” anlamında, “en-i muhaffefe” edatı olan “in, en” takip ediyorsa “şekk, sanı” anlamında kullanılmış demektir. Çünkü, “inne, enne” tekit edatıdır ve “sanı”nın ise tekidi yapılmaz. (Zerkeşi, el Bürhan, c: 4, s: 156, 157; Süyutî, el İtkan, c: 1, s: 512, 513)

Kur’an’da geçen “zann” sözcükleri bu kriterlere göre tasnif edilecek olursa, şu tablo ortaya çıkmaktadır:
- Sözcüğün “yakin” anlamında olduğu ayetler:
Yunus; 22, 24, Yusuf; 42, 110, Sad; 24, Kıyamet; 28, Hakka; 20, Fussılet; 22, 50, A’râf; 171, Kehf; 53, Kasas; 38, 39, İsra; 102, Mümin; 37, A’râf; 66, Muttaffifin; 4, Bakara; 46, 249.
- Sözcüğün “şekk (sanı)” anlamında olduğu ayetler:
Enbiya; 87, İnşikak; 14, Bakara; 78, 230, Fussılet; 23, 48, 50, Fetih; 6, 12, Cinn; 5, 7, 12, Tövbe; 118, Kehf; 35, 36, İsra; 52, 101, Sebe; 20, Kıyamet; 25, Ahzab; 10, Casiye; 24, 32, Şuara; 186, Hud; 27, Hacc; 15, Nur; 12, Âl-i Imran; 154, Nisa; 157, En’âm; 116, 148, Yunus; 36, 60, 66, Sad; 27, Hucurat; 12, Necm; 23, 28, Saffat; 87.

Haşr suresinin 2. ayetindeki birinci “zann” sözcüğü “sanı” anlamında, ikinci “zann” sözcüğü ise “yakin” anlamındadır.

ÜÇ AYLAR VE MUBAREK GECELER


ÜÇ AYLAR ve MÜBAREK GECELER/ KANDİLLER


Müslümanların aldatıldığı konulardan bir tanesi de bu “mübarek geceler” konusudur. İnsanlar, kişilik yapılarında var olan hırs, kolay kazanç, kısa zamanda köşeyi dönme gibi zaafları sebebiyle, önlerine konan yalanları hiç sorgulamadan, tıpkı bir balığın zokayı yutması gibi yutmuşlar, inanç ve amellerinin yozlaşmasına yol açan bu yalanlara hep inanmışlardır.
Bilindiği gibi çeşitli kesimlerde, özellikle de tarikat ve tasavvuf çevrelerinde bazı günler, geceler ve aylar “mübarek” ilân edilmiş ve bu mübarek zamanlar için de özel namaz, oruç ve zikirler icat edilmiştir. Ama yapılan mübarek gece ilânları ve icat edilen özel ibadetler, sadece bu kesime mensup insanlar arasında yayılmakla kalmamış, başlangıçta dilden dile dolaşarak yayılan bu bid’atler, zaman içinde çeşitli yayınlarda, takvim yapraklarının arkalarında yer almak suretiyle daha geniş kitlelere ulaşmış, şimdilerde ise devletin resmî kuruluşları tarafından uygulanır olmuştur. Dinin sahibi Allah’ın, böyle şeyleri emretmemiş, önermemiş olması ise, bu bid’atlerin yer aldığı hadislerin, maalesef dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı sayılması sayesinde dikkate alınmamıştır.
Oysa, bu Kur’an dışı uygulamaların savunucuları tarafından, dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı olarak gösterilen hadislerin “sağlam” olarak nitelenenlerinde, peygamberimizin böyle özel günler, geceler ve aylarda özel ibadetler yapmadığı ve kimseye yapmasını söylemediği de yazmaktadır:

“… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:
– Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.
Âişe:
– Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)

Konu, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde ibadet günü, ibadet gecesi ibadet ayı gibi özel zamanların Kur’an’da yer almadığı, dolayısıyla bu tarz kabullerin İslâm’ın ruhuna aykırı olduğu görülmektedir. Yani, İslâm dini ibadeti, senenin her mevsiminde, her ayında, her gününde, her gecesinde, hatta her saatinde ve her saniyesinde öngörmüştür. İslâm’da turizm mevsimi, av mevsimi, kayak mevsimi gibi bir ibadet mevsimi yoktur. Müslüman, senenin her mevsiminde, ayında, gününde, gecesinde ibadet/ kulluk yapmalıdır. Bu durum “barış” konusu için de aynıdır. Müslüman hiçbir zaman saldıran, savaşa karar veren taraf olmamalı, ancak düşmanın saldırısı karşısında savaşmalı, onun dışında her zaman barışçı olup, kavgasız, kansız yaşamalıdır. Yani imanın görüntüsü ve meyveleri her an ortada olmalıdır:

İbrahim; 24-26: Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz (La ilahe illallah- iman); kökü yerde dalları gökte olan bir ağaca benzer.
O ağaç, Rabbinin izniyle meyvelerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.
Pis söz (küfür) de gövdesi toprağın üstünde destek bulmuş bir ağaca benzer, dayanağı yoktur onun.

Dinimizde ibadetin/ kulluğun, zamanla alâkalı bir özelliği olmadığı gibi, zeminle de ilgisi yoktur. Yani, Mekke’de kılınan namaz ile Moskova’da kılınan namazın, ya da Medine’de tutulan oruçla İzmir’de tutulan orucun, ya da Recep ayında tutulan oruçla Teşrini Evvel’de tutulan orucun veya Salı günü tutulan oruç ile Cuma günü tutulan orucun, dinimiz nezdinde hiçbir farkı yoktur. Başka bir ifade ile, İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.

ÜÇ AYLAR

Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.
Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.
Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.

Recep Ayı:

Recep Ayı; kamerî ayların yedincisi olup, Haram aylardandır. Yani bu ay da Hacc aylarındandır ve bu ayda savaş kesinlikle yasaktır.
Kur’an’daki özelliği sadece bu kadar belirtilmiş olan Recep ayı hakkında İslâm anlayışına sığmayan bir çok yalan uydurulmuş, bunların bir çoğuna “hadis” damgası vurularak, peygamberimize iftiralarda bulunulmuştur.
İslâm esaslarıyla bunların sağlamasının yapılması bakımından bu uydurmalardan bazıları ibret için aşağıda verilmiştir:

“Uyanınız ve biliniz ki, Recep ayı Haram aylardan biridir. Allah, Nuh As.ı bu ayda gemiye bindirdi. Nuh As. gemide oruç tuttu ve yanındakilere de emretti. Allahü Teâla onları kurtardı. Tufan sebebiyle yeryüzünü küfür ve taşkınlıktan temizledi.”

“Recep öyle büyük bir aydır ki, bir kimse bu ayda bir gün oruç tutsa, Allah ona bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. İki gün oruç tutsa iki bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. Yedi gün oruç tutsa, cehennem kapıları ona kapanır. Sekiz gün oruç tutsa, cennetin sekiz kapısı ona açılır, hangisinden isterse cennete oradan girer. On beş gün oruç tutsa, günahları sevaba döner. Semadan bir ses: ‘Allah senin geçmiş günahlarını affetti. Bundan sonraki ömründe iyi ameller yap!’ der. Bunlardan daha çok tutarsa, Allah onun sevap ve karşılığını artırır.”

“Bir kimse Allahü Teâla’nın ayı olan Recep ayında, bir mü’min kardeşini gam ve kederden kurtarsa, Allahü Teâla ona firdevs cennetinde gözünün görebileceği kadar büyük bir köşk ihsan eder. Uyanınız ve kendinize geliniz, ve Recep ayına hürmet ve ikramda bulununuz ki, Allahü Teâla da size bin türlü kerametle ikram ve ihsanda bulunsun.”

“Cennette bir nehir vardır. Ona recep denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Recep ayında bir gün oruç tutana Allahü Teâla kıyamet günü o nehirden su verir.”

“Cennette bir köşk vardır. Ona ancak Recep ayını oruç tutmakla geçirenler girer.”

“Bir kimse Recep ayında bir gün oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl oruç tutmuş, bin köle âzad etmiş gibi sevaba kavuşur. Ve bir kimse Recep ayında az bir sadaka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevap alır. Bedenindeki her kılı için bin sevap yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günahı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği sadakası için bin hacc ve bin ömre sevabı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücrede bin bölüm ve her bölümde çok güzel huriler bulunur.”

“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teâla bu orucunu, yetmiş yıllık günahına keffaret eder. On beş gün oruç tutsa, Allahü teâla kıyamet gününde onun hesabını kolay görür. Recep ayında otuz gün oruç tutana, Allahü Teâla rıza beratı ve hücceti ihsan eder. Onu azaptan korur.”

Daha neler, neler!

Şaban Ayı:

Şaban Ayı; “üç aylar” uydurmasının ikinci ayı olup, bu ay ile ilgili uydurmalardan bazıları yine ibret için verilmiştir:

“Ayların en sevimlisi, Ramazan ayına kavuşturan Şaban ayıdır.”

“Şaban benim ayım; Recep, Allah’ın ayı; Ramazan da ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara keffaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır.”

“Oruçların en üstünü Ramazan’a tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur.”

“Şaban, Recep ile Ramazan ayları arasında bir aydır. İnsanlar bundan gâfildirler. Halbuki Şaban ayında kulların ameli Allahü Tealanın dergahına çıkarılır. Ben Şaban’da oruçlu olduğum halde amelimin çıkarılmasını arzu ederim.”

“Recep ayının diğer aylara üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kitaplara üstünlüğü gibidir. Şabanın diğer aylara üstünlüğü, benim diğer peygamberlere üstünlüğüm gibidir. Ramazanın diğer aylara üstünlüğü, Allahü Teâlanın diğer insanlara üstünlüğü gibidir.”

“Şabanın on beşinci gecesi Allahü Teâla’nın kulları üzerine rahmeti zuhur edip müminleri mağfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kindar ve kıskançları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır.”

Ramazan Ayı:

Ramazan Ayı; Kur’an’ın inmeye başladığı ay olup, üzerimize farz kılınan orucun da bu ayda tutulması emredilmiştir. Ama Kur’an’ın Ramazan ayında inmeye başlaması, bu aya hiçbir şekilde kutsiyet kazandırmaz. Çünkü esas değer ve kutsiyet Kur’an’dadır. Dolayısıyla Ramazan ayının kendisiyle ilgili, başta dillerden düşmeyen; ‘Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennemden âzâd olmaktır’ rivayeti olmak üzere ne kadar abartılı, hediyeli, ikramiyeli, sevaplı rivayet varsa hepsi yalan ve uydurmadır. Bu gibi rivayetlerle Kur’an’ın bir kenara bırakılıp Ramazan ayının ön plâna çıkarılması da çok yanlıştır.


Recep, Şaban ve ramazan aylarından oluşturulan “üç aylar” ile ilgili olarak yukarıda belirtilen inançlar dışında neredeyse her tarikat, her cemaat ve her zümre bir çok namaz çeşidi ve şekli uydurmuştur. Nafile, tatavvu, revâtip, elfiye, tespih, kandil, evvâbin, şükür, kuşluk gibi isimler almış olan bu namazların rekâtları ve kıraatları da birbirlerinden farklı şekildedir. Bunların geniş anlatımlarını, piyasadaki kitaplarda, kitapçıklarda, takvimlerde tafsilâtı ile görmek mümkündür. Ancak, bu anlayış ve uygulamaların sadece “köşe dönme zihniyeti” olarak değerlendirilmesi, Kur’an’ın bakış açısına göre mümkün değildir. Çünkü, Allah’tan başkaları tarafından konulmuş kuralları “din” diye kabul etmenin Kur’an’cası “şirk”tir. Bu durumda ikramiyeli sevap kazanmak için yapılan bu uygulamalar ancak; Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma aptallığı olarak değerlendirilebilir. Nitekim, Kur’an’dan onay almayan ve peygamberimizin yaşamına girmemiş olan bu tür inanış ve uygulamalar, sahabe ve tabiinde hiç görülmemiştir.
Tarihe bakıldığında, “üç aylar” bid’ati ile ilk kez Ebu Bekr ve Ömer’in mücadele ettikleri görülmekte, hatta Ömer’in bu mücadelede, bu ayları kutsal sayanları dövdürdüğü, yani şiddet kullandığı anlaşılmaktadır. Ama bu mücadele, o çağlardaki iki halife ile sınırlı kalmamıştır. Kur’an dışı olan bu inançlar, ortaya çıktıkları her dönemde karşılarında, başta İbn-i Abbas gibi bilginleri ve dinini tanıyan aklı başında Müslümanları bulmuştur. Görüldüğü gibi mücadele hâlâ devam etmektedir.
Yüce Allah Kur’an’da, cennetin hangi şartlarda kazanılabileceğini, kimlerin kendilerini kurtarabileceğini ve kimlerin hangi şartlarda bağışlanacağını açık açık bildirmiştir. Tabiri caizse, cennetin üzerine etiket asmış ve cennetin bedeli şudur, diye yazmıştır.

Bakara; 177, 214,
Tövbe; 111,
Saff; 10-13,
Âl-i Imran; 92,
Müminun; 1-11,
Kalem; 34, 35,
Ankebut; 1-5,
Nebe’; 31-36,

ayetlerde bildirildiği gibi cennetin bedeli, fiatı;
‘SAĞLAM, ŞİRKE BULAŞMAMIŞ İMAN, BİRR VE TAKVA ÖLÇÜSÜNDE AMEL, ALLAH YOLUNDA VERİLECEK CAN VE ALLAH YOLUNDA HARCANACAK MAL’dır.
Allah’ın cennet üzerine koyduğu etiket bu iken, “falan yerde, falan gece bilmem kaç rekât nafile namaz kılan ya da bilmem kaç tane tespih çeken veya bilmem ne yapan kolaycacık cennete girer” misali, aslı astarı ve kimin dediği belli olmayan hezeyanlara uymak, en hafif deyimiyle Allah’a karşı saygısızlıktır. Çünkü cennet Allah’ın cennetidir ve Allah insanların hem yol göstericisi hem de kurtarıcısıdır. Böyle olmasına rağmen insanın kendisini kurtarmak için Allah’a kulak vereceği yerde aç gözlülükle bu tip saçmalıklara inanması; kendini aldatmaktır, aptallıktır.



MÜBAREK GECELER

Kadir Gecesi:

Bu isim ilk defa Kur’an ile bildirilmiş ve bu tamlama ilk defa Kur’an ile Arap diline girmiştir. Bu sebeple “Kadir gecesi”ni doğrudan Kur’an’dan öğrenmemiz gerekmektedir:

Kadir; 1-5: 1- Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik.
2- Kadir gecesi nedir sana ne idrak ettirdi (bildirdi/ öğretti)?
3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4- Melekler (haberciler), içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
5- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.


Kadir suresinin ışığı altında Kadir Gecesi’ne:
- “Kadir” sözcüğünün “kader, takdir” anlamından yola çıkarak, “Kur’an’ın inişinin takdir edildiği yani, indirilmesinin belirlenip de indirildiği gece” anlamı verilebilir.
- “Kadir” sözcüğünün “kadir, kıymet, haysiyet ve şeref” anlamları dikkate alınarak da “kıymet, şeref gecesi” anlamı verilebilir.
Böylece her iki anlamda da Kur’an’ın değeri şerefi belirtilmiş olur.

Kadir gecesi ne zamandır ?

Bakara suresinin 185. ayeti Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğini, Duhan ve Kadir sureleri de Kur’an’ın gece vakti indirildiğini bildirmektedir. Ama Kur’an’da, bu gecenin Ramazan ayının hangi gecesi olduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır. Kadir suresinde, Kadir Gecesi’nin değerinin bildirilmiş olmasına karşılık tarihinin, zamanının bildirilmemiş olması, bize göre Kur’an’ın öneminin, o gecenin öneminden daha ön plânda tutulması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü o geceye, kadir suresinde bildirilen değeri kazandıran; Kur’an’dır. Yani önemli olan o gece değil, o geceyi özel bir gece hâline getiren “esas değer”dir; Kur’an’dır.
Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu, kesin belirlemelerle ifade edilmiş şekilde, “hadis” damgalı rivayetlerde bile yer almamıştır. Aslında evinin duvarında takvimi, masasında ajandası olmayan peygamberimizin bu gecenin hangi gece olduğunu bilmemesi veya hatırlamaması çok doğaldır. Ama onun da hayatını değiştiren bu olayı biliyor olması ve Allah’ın Kur’an’daki öğretisine sadık kalarak, bu olayda Kur’an’dan başka hiçbir şeyin önemli olmadığı gerekçesiyle gece hakkında bilgi vermemesi, akla daha yakın gelmektedir.
Böyle olmasına rağmen rivayetler bu konuda da devreye girmiş ve Kadir Gecesi’nin kesin zamanını haber veren hepsi birbiriyle çelişkili yüzlerce ifade, “hadis” adı altında piyasaya sürülmüştür. Bunlar, tutarsız ve çelişkili oluşları bir yana, düşük ifadeli oluşları yönüyle de peygamberimize hiç yakışmayan uydurmalardır. Bir örnek vermek gerekirse, Kadir Gecesi’nin ramazan ayının 27. gecesi olduğunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır: Kur’an’da üç kez tekrar edilmiş olan “Leyletü-l Gadr (Kadir gecesi)” ifadesi, Arap harfleriyle yazıldığında dokuz harften oluşmaktadır. Demek ki, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunun formülü; “3 tekrar X 9 harf = 27. gece”dir. İşte, Kur’an’dan onay almayan bu uydurmalar, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu böylesine basit, böylesine komik formüllerle ispat (!) etmektedir.
İşin aslında ise, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir Gecesi, geçmişte kalmıştır, tekrarı da olmayacaktır. Çünkü Kur’an, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte inmeye başlamış ve inişi tamamlanmıştır. İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir. (Kadir Gecesi ile ilgili ayrıntılar “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın 1. cildinde “Kadir Suresi” bölümündedir. Ayrıca “istekuran.com” internet sitemizdeki “Kadir suresi” bölümünden de okunabilir.)
Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an’da verilen bilgiler bu kadardır. Ama bize göre Kur’an, Kadir Gecesi hakkındaki ayetleri ile insanlara çok önemli bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; herkesin, bin aydan daha hayırlı olan, meleklerin kendisine yardıma koştuğu, mutluluklarının hemen başladığı bir kadir gecesinin olması gerektiğidir. Bu kadir gecesi ise;
BİZİM KUR’AN İLE TANIŞTIĞIMIZ, ONU HAYAT REÇETESİ, REHBERİMİZ, IŞIĞIMIZ, RUHUMUZ, ŞİFAMIZ, İBRET LEVHAMIZ, HAYAT DÜSTURUMUZ, HAYAT YÖNETMELİĞİMİZ YAPTIĞIMIZ GECEDİR, GÜNDÜZDÜR, SAATTİR, DAKİKADİR, SANİYEDİR.
Gerçekten de insanın Kur’an’a sarıldığı an, onun hayatının dönüm noktasıdır. O an, bin aydan, bir ömürden belki milyonlarca aydan bile daha hayırlıdır. Çünkü kurtuluş, Kur’an’ın tanınmasına, ona inanılmasına, içeriğinin anlaşılıp uygulanmasına, kısaca; Allah’a teslim olunmasına bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur ama faziletli ameller vardır. Faziletin dereceleri de, yapılan işin zahmeti ve emeğiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla keramet gecede değil, KUR’AN’DADIR.

Konu özetlenecek olursa, Kadir Gecesi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ilk gecedir. Peygamberimize elçilik görevi ilk bu gecede verilmiştir ve bu görev, âlemlere (tüm milletlere ve canlı-cansız tüm varlıklara) rahmet içindir. Öyleyse bu ilk gece âlemler için bir dönüm noktası olmuştur. Âlemlerin kurtuluşu da bu Kur’an’ın insanlığa gelişi ile olacağından, herkesin hayatını etkileyen özel anlar gibi, bu gecenin bin aydan daha yararlı olması tabiîdir. “Bin ay” ifadesi de çokluktan kinaye olup, “Binlerce ay” anlamındadır.
Ayetlerin bu mesajını alamayan ya da alıp çarpıtan zihniyet, önce kerameti geceye yüklemiş sonra da “Bu gece bütün günahlar affolunur” tarzında bir çok yalan ortaya atmıştır. Bu çarpık zihniyete göre; yıl boyunca her türlü haramı, günahı işlemiş ve Allah’ın emirlerini çiğneyip Müslüman olmanın gereklerinden uzak yaşamış olanlar, bu gecenin yüzü suyu hürmetine affedilecekler ve bütün ömrünü Allah’a saygıyla geçiren ve haramdan, günahtan kaçınan kişilerin seviyesine geleceklerdir. Başka bir bakış açısı ile; Kadir Gecesi’nden bir gün evvel ölenler günahlarıyla ölecekler, Kadir gecesinden sonra ölenler ise affedilmiş olarak öleceklerdir.
Böyle haksızlıkların Allah’a yakıştırılması öncelikle büyük bir cinayettir. Bu tip hastalıklı görüşler, insanların, Allah’ı sadece böyle ikramiyeli gecelerde hatırlamalarına, İslâm’ı sadece böyle gecelerde yaşamayı yeterli görmelerine ve kulluk görevlerini yapmamalarına yol açar. Diğer taraftan, Kadir Gecesi’nde affa uğrayacağını düşünen kişi için cezaların caydırıcılık özelliği kalmaz ve bu uygulama insanları âdeta suç işlemekten çekinmez yapar. Sonuç olarak bu yalan yanlış rivayetler, senenin her gününde, her saatinde, her saniyesinde mükemmel bir şekilde yaşanması gereken İslâm dinini, sadece belli bir gün ve gecelerde yaşanır hâle getirir, getirmiştir de.

Beraet gecesi:

Şaban ayının on beşinci gecesi olup, halk arasında din adına çok değer verilen özel bir gecedir. Beraet sözcüğünün, “aklanma, uzak bulunma” anlamları doğrultusunda, dinî terminolojide sözcük; “suçtan, günahtan uzak bulunma” anlamında kullanılır. Beraet gecesi; peygamberimize “Şefaat-ı Kübra”, yani ümmetinin tümüne şefaat edip onları cehennemden kurtarma yetkisinin verildiği gece olarak bilinir ve bu gecede, geceyi ihya edenlerin cehennemden uzak tutulacağına ve bu kurtuluşlarına dair ellerine berat, vesika verileceğine inanılır. Ayrıca Duhan suresinde sözü edilen “Kur’an’ın indiği ve her işin ayırt edildiği mübarek gecenin” bu gece olduğu kabul edilir. Ancak bu kabul Kadir suresi ile çeliştiği için, bu gecede Kur’an’ın Allah’tan yer yüzüne değil, Allah’tan Levh-ı Mahfuz’a indiği yolunda zorlama bir yoruma başvurulur. Doğum ve ölümle başlayıp meteorolojik olaylara varıncaya kadar her iş ve oluşa bir senelik kader çizilip uygulayıcı meleklere verildiğine inanılan bu geceyle ilgili bir çok hadis uydurulmuştur. Aşırı abartılı ikram ve lütuflardan bahseden ve uyanıkların, açıkgözlerin parsayı kapmaları için teşvik edildiği bu martavalların bir kaç örneği aşağıdadır:

“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbe reddolmaz. Bunlar, Ramazan ve kurban bayramlarının ilk geceleri, Şaban’ın on beşinci gecesi (beraet gecesi) ve arefe gecesidir.”

“Cebrail bana geldi. Ve ‘kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şabanın on beşinci gecesidir.’ dedi.”

“Bu geceyi ihya edenleri, Allah cc. affeder. Yalnız müşrikleri, büyücüleri, falcıları, cimrileri, sürekli içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina edenleri affetmez.”

“Beraet Gecesini ganimet ve fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir ve Şabanın on beşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyüktür ama hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece çok İbâdet yapınız. Yoksa kıyamet günü pişman olursunuz.”

Örneklerini verdiğimiz bu hikâyelerin tümü yalandır, hiçbirisinin aslı ve astarı yoktur. Çıkarcı insanları bu zaafları dolayısıyla iğfal etmek için uydurulmuş ve Kur’an’a aykırı olan bu kötü hikâyelerin, peygamberimizin hayatında da vuku bulduğuna dair de bir tek delil bile yoktur.

Mevlüt gecesi:

“Doğum gecesi” anlamına gelen bu tamlama ile peygamberimizin doğduğu gece kastedilmekte ve bu gece de kutlanmaktadır. Aslında bu gece, Hıristiyanların İsa peygamberin doğumu (Milât) olarak kabul ettikleri günde yaptıkları kutlamaya nispet olarak uydurulmuştur. Peygamberimizin değil doğduğu gece veya gündüz, doğduğu sene bile kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda daha fazla açıklama MEVLÜT adlı kısımda yeterince verilmiştir.

Regaip gecesi:

“Regaip” sözcüğü; “bolluk, bereket” demek olup, “regaip gecesi” de tamlama olarak; “bolluk, bereket gecesi” anlamına gelir. Bu gece Recep ayının ilk cuma gecesi olarak kabul edildiğinden, sabit bir günün gecesi değildir, her yıl değişmektedir. Çünkü Recep ayının ilk cuması meselâ geçen yıl Recep ayının 2. gününe rastlıyorsa, bu yıl 4. gününe, gelecek yol da 5. gününe rastlayabilir.
Bu gece, uzun yıllar saf Müslümanlara “Peygamberimizin ana rahmine düştüğü gece” olarak yutturulmuştur. Müslümanlar biraz uyanıp bu tarihin nasıl tespit edilmiş olduğunu sorgulamaya başlayınca da bu görüş terk edilmiş ama bu sefer de “regaip” sözcüğünün sözlük anlamıyla uyumlu olarak gecenin adı “bolluk, bereket gecesi”ne çevrilmek suretiyle Müslümanların iğfaline devam edilmiştir, edilmektedir.
Bu gece hakkında uydurulmuş olan binlerce hadisten bir tanesi şudur:

“Receb’in ilk Cuma gecesini ihya edene Allah kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve onların dualarını kabul etmez. “1-Faiz alan ve veren, 2- Kibirli olan, 3- Anasına babasına eziyet eden, 4- İyi bir Müslüman olmasına rağmen kocasına itaat etmeyen kadın, 5- Şarkıcılığı ve çalgıcılığı meslek edinen, 6- Cinsi sapık ve zina eden, 7- Beş vakit namazı kılmayan.”

Miraç gecesi:

Uydurmacılar bu gecenin faziletine ait ve bu gecede yapılacak ekstra ibadet ve taate ait fazla bir gayret göstermemişlerdir. Ama, uydurdukları senaryolarla, Peygamberimizi ümmetini tanımayan, akılsız, aptal, sürekli Musa peygamberden akıl alıp durmadan Allah’la namaz sayısı pazarlığı yapan biri olarak tanıtmışlar ve Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerinin zıddına ahkâm kesme cesareti gösteren bir bozguncu durumuna düşürmüşlerdir.

Miraç diye bir olay dolayısıyla da “miraç gecesi” diye bir gece yoktur. Bu konu “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın “Alak” ve “Necm” sureleri bölümünde ve “istekuran.com” internet sitemizde ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir.

Son söz:
Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur.

GAYB MESELESİ


GAYB MESELESİ


İnsanlar çok eskilerden beri, “gayb” ve “gaybin bilinmesi” meselesi üzerinde çokça durmuşlardır. Ancak bilim, kendi yöntemleri ile açığa çıkarılmayan bir bilinmeyenin sıradan bir insan tarafından bilenebileceğini kabul etmediğinden, konu ne yazık ki “bilim dışı” olarak damgalanmış olan “din” içinde mütalâa edilmiştir. Böylece bir takım kimselerin “gayb”i bildiği, “gayb”den haber verdiği, topluma din adına dayatılmış ve bu yalanlar dini bilmeyen cahil kitlelere benimsetilmiştir.
Allah’ın arı duru dini İslâm, tabiî ki bu yönde oluşan din dışı kabullerden etkilenmemiştir ama bu hurafeler, kendilerinin doğru yolda olduğunu zanneden şaşkınları İslâm’dan iyice uzaklaştırmıştır.
İşte biz de, iyi niyetle doğruyu arayan insanlar için, “gayb” konusunda uydurulmuş yalanlar hakkında hem Kur’an hem de akıl yolu ile yapılmış olan bu incelemeyi sunmayı bir görev addediyoruz.


“Gayb” nedir?

“Gayb”, sözlüklerde; “şekk, gizli olan, görünmeyen, belirsiz” olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, “gayb”in karşıt anlamlısı olan “şuhut, şehadet (aşikar)” kavramından hareketle biraz daha açılacak olursa “gayb”; “Vasıtalı ya da doğrudan, duyu organları ile algılanamayan ve insanın yaratılış kapasitesi dahilinde sahip olabileceği bilgilerle, özellikleri kavranamayan olay, nesne, mekân gibi şeylerdir.” Yani herhangi bir şeyin “gayb” sayılabilmesi için o şeyin algılanamaması, öğrenilememesi gerekir. Eğer o şey, herhangi bir araç yardımıyla bile olsa algılanabiliyor ve öğrenilebiliyorsa “gayb” olmaktan çıkar, “aşikar” olur.
Meselâ bir insan kendi kaşını gözünü, ensesini görememesine rağmen basit bir ayna ile bunları “aşikâr” hâle getirebilmektedir. Ya da arabadaki dikiz aynası, önüne bakan bir şoföre arkasında olup biteni “gayb” olmaktan çıkarmaktadır. Benzer şekilde modern teknoloji ile, iç organların görüntülenmesi, vücudun herhangi bir yerinde oluşan kistin yerinin ve özelliklerinin tespiti, ana rahmindeki bebeğin cinsiyetinin bilinmesi, çok uzaklardaki nesnelerin görüntülenmesi, işitilmesi ve ne olduklarının öğrenilmesi de, “gayb”i “aşikâr” etmekte ve hakkında bilgi edinilen bu şeyler “gayb” olmaktan çıkmaktadır.


“Gayb”i kim bilebilir?

Bu sorunun cevabı Kur’an’da verilmiştir. Allah’ın Kur’an’da bildirdiğine göre;
- “gayb”i Allah’tan başkası bilemez,
- “gayb”i peygamberler de bilemez,
- Allah, razı olduğu elçilerine bazı “gayb” haberlerini bildirir.

Bu hususlardaki ayetler aşağıda bölümler hâlinde verilmiştir.





“Gayb”i sadece Allah bilir:

En’âm; 59: Ve gaybin anahtarları yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Hud; 123: Ve göklerin ve yerin gaybi sadece ALLAH’A AİTTİR. Ve tüm iş/ oluş yalnızca O’na döndürülür. O halde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz, duyarsız) değildir.

Rad; 9: (Allah), GAYBİ DE AÇIKTA OLANI DA BİLENDİR, pek büyüktür, yücedir.

Nahl; 77: Ve GÖKLERİN VE YERİN GAYBİ sadece ALLAH’A AİTTİR. Saatin emri (kıyametin koparılması) de yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

Neml; 65: De ki: “GÖKLERDE VE YERDE GAYBİ ALLAHTAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ. Onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine de varmazlar.

Fatır; 38: Kesinlikle Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini de çok iyi bilendir.

Hucurat; 18: Hiç şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybini bilir. Allah yapmakta olduklarınızı da görendir.

Cinn; 26: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.

Yunus; 20: Ve: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” (Onlara): “GAYB KESİNLİKLE ALLAH’A AİTTİR. Hadi bekleyin. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” deyiver.

Yukarıdaki ayetlerden başka Bakara; 23, Maide; 116, En’âm; 73, Tövbe; 94, 78, 105, Yunus; 20, Hud; 34, Mümin; 92, Secde; 6, Sebe; 3, 48, Zümer; 46, Haşr; 22, Cuma; 8, Tegabün; 18, Kehf; 26, Furkan; 6. ayetler de aynı anlamdadır.

Kıyametin kopma zamanı (Saat) da, insanların özellikle üzerinde en fazla durdukları “gayb”a ait konulardan birisidir. Bu konuyu da Rabbimiz kendi tekelinde tutmuş, bununla ilgili kimseye bilgi vermemiş ve vermeyeceğini bildirmiştir:

Ahzab; 63: İnsanlar sana o saatten (kıyametin saatinden) soruyorlar. De ki: “KESİNLİKLE ONA AİT BİLGİ ALLAH KATINDADIR.” Ne bilirsin, belki de saat yakındadır.
A’râf; 187: Ne zaman demir atacak (gelip çatacak) diye sana o saatten (kıyamet saatinden) soruyorlar. De ki: “Ona ait bilgi kesinlikle Rabbimin katındadır. Onun süresini yalnızca O açıklar. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O, size ansızın gelecektir, başka değil.” Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.”
Bu ayetlerden başka Mülk; 25, 26, Cinn; 25, Naziat; 42, 43, Enbiya; 109, 110, Lokman; 34. ayetler de aynı anlamdadır.


Peygamberler de “gayb”i bilmezler:

Maide; 109: Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar da: “BİZİM HİÇBİR BİLGİMİZ YOKTUR; ŞÜPHESİZ Kİ GAYPLERİ BİLEN SENSİN, SEN.”

En’âm; 50: De ki: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. GAYBİ DE BİLMEM BEN. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Körle gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz ?”

A’râf; 188: De ki: “Ben kendi nefsime, Allah’ın dilediğinden başka bir yarara güç yetiremem. Zarara da. Ve EĞER BEN GAYBİ BİLSEYDİM ELBETTE DAHA ÇOK HAYIR YAPARDIM. Ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey değilim.”

Tövbe; 101: Ve çevrenizdeki bedevilerden/ bilgiçlik taslayanlardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. SEN BİLMEZSİN ONLARI. BİZ BİLİRİZ ONLARI. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.

Hud; 31: Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum ki. BEN GAYBİ BİLMEM. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için ‘Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların nefislerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum.
(Bu ifadeler Nuh peygamber kavmine karşı söylemiştir.)

Ahkâf; 9: De ki: “Ben, elçilerden bir türedi değilim. BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLMİYORUM. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Ve ben açıkça uyaran bir elçiden başka bir şey değilim.


Allah’ın razı olduğu peygamberlere “gayb”i bildirmesi:

Rabbimiz Kur’an’da, kendilerinden razı olduğu, seçtiği elçilere “gayb”i bildireceğini açıklamıştır:

Âl-i Imran; 179: Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde (durumda) bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçisine iman edin. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.

Cinn; 26, 27: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.
Ancak razı olduğu/ seçtiği bir ELÇİ MÜSTESNA. Çünkü O, onun (elçisinin) önünden ve arkasından gözetleyiciler salar.

Yusuf; 86: Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah’tan biliyorum.
(Bu ifadeler Yakup peygambere aittir)

Bu ayetlerden anlaşılan odur ki, peygamberlerin kendileri “gayb”i bilemezler ama Allah onlara vahyederek gaybe ait bazı bilgileri verir. Yani “gayb”e ait haberler vahy yoluyla ayetler hâlinde elçilere bildirilir. Elçiler de bu bilgileri görevleri gereği insanlığa ulaştırırlar. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha bir çok ayet vardır:

Âl-i Imran; 44: Bunlar (Imran ailesi, Meryem ve Zekeriyya ile ilgili anlatılanlar), gayb haberlerindendir. Bunları sana vahyediyoruz. Çünkü onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemlerini atarlarken (kur’a çekerlerken) sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.

Hud; 49: Bunlar (Nuh ile ilgili anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır.

Yusuf; 102: İşte bunlar (Yusuf ile ilgili anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işlerine birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44-46: Biz Musa’ya o emri yerine getirttiğimizde, sen batı tarafında değildin. Sen tanıklardan da değildin.
Ancak biz bir çok nesiller inşa ettik de onların üzerine ömürler uzayıp geçti. Ve sen Medyen içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak gönderen Biziz.
Seslendiğimiz zaman da sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah Kur’an’da, peygamberler dahil olmak üzere “gayb”i kendisinden başka kimsenin bilmediğini kesin bir dille ifade etmiştir. Ancak Allah, gerekli gördüğü gaybî bilgileri vahy yoluyla bildirmiş ve bunların hepsi Kur’an’da yer almıştır. Bunların dışında peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurma şeylerdir.
Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen bazı müşrik ahmaklar, peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Bunun bir örneği olarak; Hasais, Şifa, Delailin Nebüvve, Şevahidin Nübüvvet, Mevahibin Ledüniyye, Huccetullahi Alelalemin adlı eserlerden (!), “Mucizeler Listesi” adı altında 300’den fazla madde hâlinde derlenmiş olan ve Allah’ın sözlerinin aksine olarak peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden yalanlar manzumesinin bir bölümü burada ibret-i âlem için verilmiştir:

28- Rasülüllah’ın gayptan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır.
Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.
İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.
Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve âhirette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan bir kaçı aşağıda bildirilecektir.
(İslâma davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, eshâbı kiramın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Rasülüllah Mekke-i Mükerreme’de kalan Eshâbı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış veriş yapma, Müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi bütün ictimâî muamelelerden men olundular.
Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahidnâme yazarak, Ka’be-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ Arza denilen bir çeşit kurdu (ağaç kurdu) o vesikaya Mûsâllat etti. Yazılı bulunan “ Bismikellahümme” ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yedi, bitirdi. Allahü teâla bu hâli Cibril-i emin vasıtasıyla Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebu Talib’e anlattı.
Ertesi gün Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek: “Muhammed’in Rabbi O’na şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de O’nu artık himâye etmeyeceğim.” dedi.
Kureyş’in ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Ka’be’ye geldiler. Ahidnâmeyi Ka’be’den indirerek açtılar ve Rasülüllah’ın buyurduğu gibi “Bismikellahümme” ibaresinden başka, bütün yazılanların silinmiş olduğunu gördüler.)
Acem padişahı Hüsrev’den Medine’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, “Bu gece, Kisra’nızı kendi oğlu öldürdü.” buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi.

29- Bir gün, zevcesi Hafsa’ya ,”Ebu Bekr ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır.” Buyurdu. Bu sözle Ebu Bekr’in ve Hafsa’nın babası Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.

30- Ebu Hüreyre’yi Medine’de zekat olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Rasülüllah’a götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur, diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Rasülüllah Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?” dedi. Ebu Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine gelecektir.” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. Gece yatarken, Âyetel kürsi’yi okursan Allahü teâla seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz, dedi ve gitti.
Ertesi gün, Rasülüllah, Ebu Hüreyre’ye tekrar sorup cevap alınca: “Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi. Hayır bilmiyorum deyince, “O kimse şeytan idi.” buyurdu.

31- Rum imparatorunun orduları ile harb için Mûte denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehîd olduklarını, kendisi, Medine’de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

32- Muaz bin Cebel’i vâli olarak Yemen’e gönderirken, Medine’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. “Seninle kıyamete kadar artık buluşamayız.” dedi. Muaz Yemende iken Rasülüllah Medine’de vefât etti.

33- Vefat ederken, kızı Fâtıma’ya, “Akrabam arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın.” dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefât etmedi.

34- Kays bin Şemmas’a “Güzel olarak yaşarsın ve şehîd olarak ölürsün.” buyurdu. Ebu Bekr halife iken Yemame’de Müseylemet-ül- Kezzab ile yapılan muharebede şehîd oldu.

35- Acem padişahı Kisra’nın ve Rum padişahı Kayser’in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

36- Ümmetinden çok kimselerin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm’ın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehîd oldu.

37- Rasülüllah bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum.” buyurdu. Osman’ın şehîd edildiği günlerde ve sonra Yezid zamanında, Medine’de büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.

38- Bir gün kendi zevcelerinden birinin halifeye karşı isyan edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce: “Ya Humeyra! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın.” buyurdu. Sonra, Ali’ye dönüp. “Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!” dedi. Otuz sene sonra, Âişe, Ali ile harp etti ve ona esir düştü. Ali, O’nu ikram ve ihtiram ile Basra’dan Medine’ye gönderdi.

39- Muâviye, “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükafat et! Kötülük edenleri de affeyle!” buyurdu. Muâviye, Osman zamanında Şam’da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.

40- Birgün, “Muâviye hiç mağlup olmaz.” buyurdu. Ali, Sıffîn muharebesinde, bu hadisi işitince, eğer önceden işitseydim, Muâviye ile harp etmezdim dedi.

41- Sa’d bin Muaz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefat etti. Namazında yetmişbin meleğin bulunduğunu Rasülüllah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.

42- Kızı Fâtıma’nın oğlu Hasan için: “Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır.” Buyurdu. Büyük bir ordu ile Muâviye’ye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, Müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muâviye’ye teslim etti.
43- Abdullah bin Zübeyr, Rasülüllah’ın hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce: “İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz.” Buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan edince, Abdülmelik bin Mervân, Şam’dan Haccâc’ı büyük bir ordu ile Mekke’ye gönderdi. Abdullah’ı yakalayıp öldürdüler.

44- Abdullah ibni Abbas’ın annesine bakıp: “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir.” Dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, mübârek tükrüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Abbas bunu işitip,gelp sorunca: “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdi ve İsâ aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır.” dedi. Abbasiye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.

45- Bir gün, “Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar, İslâm dininden ayrılacaklardır.” buyurdu. (!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!)


Şimdi bir düşünelim! Allah’ın bunca ayetine rağmen hâlâ peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların Kur’an okumadıkları veya Kur’an’a itibar etmedikleri meydandadır. Ama acaba neden bu insanlar herkesin yapabileceği şu basit akıl yürütmelerini yapmamışlardır?

- Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi peygamberimiz, hem Mekke’de hem de Medine’de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BU YÖNTEME GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.
- Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, TANIK BEYANINA GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.

- İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden İFK olayında peygamberimiz, “gayb”i bilmediğinden çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe’yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahy gelip de Ayşe’nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BUNLARA HİÇ LÜZUM KALMAZ, bu olayın bir iftiradan ibaret olduğunu söyler, hem kendisi hem de Müslümanlar üzülmezlerdi. Ama Allah, yukarıda görüldüğü gibi, razı olduğu peygamberine “gayb”i (Ayşe’nin suçsuzluğunu) bildirmiş ve peygamberimiz de Ayşe’nin suçsuzluğunu vahy ile öğrenmiştir.

- Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olayı hoş görmüştür. Ama münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir. (Tövbe; 107, 108)

- Tahrim suresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), olay kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir.

- Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), bu konular yine kendisine Allah tarafından vahy ile bildirilmiştir. (Tövbe; 101)

Kur’an okumayan, Kur’an’a itibar etmeyen ve yukarıdakilere benzer akıl yürütmeleri de yapmayan bu insanlar ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “GAYB”İ BİLMEDİĞİNİ söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:

Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi rivayet no 49:

“....... Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber benim evlenme törenime geldi. Ve senin oturduğun gibi benim döşeğim üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir’de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:
-İÇİMİZDE BİR PEYGAMBER VARDIR Kİ, O, YARIN NE OLACAĞINI BİLİR. dedi.
Bunun üzerine Peygamber:
- “ÖYLE SÖYLEME, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.

Bütün bunlar göstermektedir ki, eğer akıl özürlü değiller ise, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların bu davranışları, peygamberimizi ilâhlaştırmak suretiyle sadece Allah’a ait olan dini yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Şeyhlerin, pirlerin “gayb”i bilmesi (!):

Tarikat ve tasavvuf kitaplarına bakıldığında, hazretlerin hepsinin “gayb”i bildiklerinin menkıbe menkıbe anlatıldığı görülür. Bu haberler ya şeyhlerin kendilerinden menkuldur ya da onların saf (!) müritlerinin sonradan uydurdukları ve genellikle birbirinin aynısı olan yalanlardır. Ama aslı astarı olmayan bu yalanların çoğu, Yahudi ve Hıristiyanların kendi azizleri için uydurdukları hikâyelerin yeni azizlere, yani şeyhlere, üstazlara uyarlanması ile oluşturulmuştur. Çok memnuniyet vericidir ki, bu tip yalanların kahramanları olan “gaybi bilen keramet sahipleri” sadece tarikat ve tasavvuf çevrelerinde itibar görmekte, aklını kullanan, dinini tanıyan çevrelerde ise fıkralara konu olmaktadır:
“Uyanık bir Şeyh Hazretleri, müritlerinin çok olduğu bir kasabayı ziyaret eder. Kasabada şeyhin şerefine bir ziyafet verilir. Şeyh kendi düzenince halkı uyutabilmek için gereken çabayı harcamaktadır. İşte bu amaçla şeyh celâllenir, büyük bir hışımla:
-HOŞT! HOŞT!
diye bağırarak elindeki asasını duvara vurur. Durumu hayret ve dikkatle izleyen cahil halk, neler olduğunu sorar. Şeyh:
-Hiç sormayın. İtin birisi Mekke’de Beytullah’ın duvarına işemeye kalktı da onu defettim.
der. Tabiî cahil halkın gözünde hazret bin kat daha değerlenir. Ama halkın arasındaki bir genç bu numarayı pek yutmaz.
Biraz sonra yemek ikramı başlar. Herkese pilâv üstü et ikram edilir. Ama şeyhin numarasını yutmayan genç, şeyhe ikram edilen tabağa önce etleri, etlerin üzerine de pilâvı koyup Hazret’e getirir. Şeyh hemen gürler:
-Hani benim tabağımda et?
Genç, taşı gediğine hemen koyuverir:
-Şeyhim bu nasıl iştir? Taaa Mekke’deki, yüzlerce dağın arkasındaki Kâbe’nin duvarına işeyen iti görüyorsun da, iki parmak pilâvın altındaki eti göremiyorsun?

Fıkralara yansıyan bu rezillik yüzyıllar boyunca devam etmiş ve safsata bataklığında çırpınan bu insanların üzerine sürekli pislik yağmıştır. Sahiplendikleri halis olmayan dinleri bu insanları dünyaya -ne yazık ki kendilerine Müslüman dedikleri için- Müslüman kimliği ile rezil rüsva etmiştir. Yaşadıkları bu rezilliğin sebebi bize göre, müritlerin büyük çoğunluğunun içinde bulundukları gafletten ama şeyhlerin büyük çoğunluğunun ise İslâm düşmanı olmalarından kaynaklanmaktadır.

Sonuç:

Adı sanı ne olursa olsun, hiç kimse “gayb”i bilemez. “Gayb”i bilmek Allah’ın tekelindedir. Anlatılan ve yazılan aksi bilgilerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bunların hepsi istismar malzemesidir. Allah’a (Kur’an’a) ve peygamberimize rağmen bu sapık inanış maalesef cahil kitleler arasına yerleşmiştir.
Nasıl ki Allah’ın, çocuk edinmediğini ilân etmesine ve bunlardan münezzeh olduğunu bildirmesine rağmen, Hıristiyanlar; ”İsa Allah’ın oğludur”, Yahudiler de; “Üzeyr Allah’ın oğludur” dedikleri için kâfir oluyorlarsa (Tövbe; 30, Maide; 72), Allah’ın, “BENDEN BAŞKA KİMSE GAYBİ BİLMEZ, BİLEMEZ” demesine rağmen, peygamberimiz veya başka herhangi birisi için “GAYBİ BİLİR” demek, KÂFİRLİKTİR.

NAMAZA HAZIRLIK /BÜYÜK RANDEVU

BÜYÜK RANDEVU




Şimdi bir düşünelim:
Randevumuz vardı, sekreter de haber veriyor:
_ Allahü Ekber! Allahü Ekber! (Allah her şeyden daha büyük, Allah her şeyden daha önemli! )
Hatırladık, Rabbimizin huzuruna varacağız. Vakit; buluşma saati gelmiş.
Hemen hazırlanacağız. Ama nasıl?
Tabii önce psikolojik açıdan kendimizi bir yoklayacağız. Zihinsel olarak buna hazır mıyız, değil miyiz. Sonra kılık kıyafet, temizlik açısından da bizi huzuruna bekleyenin istediği durumda mıyız?
Pıratik hayatımızda, genellikle, buluşacağımız kimsenin, kimlik ve niteliğine göre iç ve dış görünüşümüzü hazırlarız. Buluşacağımız sıradan birisiyse pek önem vermeyiz. Ama önemli birisi ise, o zaman özene bezene hazırlık yaparız.
İşsiz birinin, iş verecek olana, dertli birinin derdine derman olacak olana, suçlu birinin affedecek olana, borçlu birinin kredi sağlayacak olana karşı yaptığı hazırlıkları bir düşünün. Sonra da biz kiminle buluşacağız, kimin huzuruna çıkacağız bunu düşünelim:
O, ki, bizi yaratan, bizi yaşatan, içimiz dahil her şeyimizi gören, bilen ve işiten; Her şeyin sahibi, her isteyene istediğini veren, cennet ve cehennemin sahibi, suçluları affeden, bize yardım edecek olan, bağışı sınırsız, bizi acıyan, bizi terbiye eden, gerekirse kahreden ve istemesek de huzuruna götürüp hesap soracak ....... olan ALLAH.
İşin aslında Yüce Rabbimiz bize şah damarımızdan daha yakın. Her an her zaman bizimle beraber. Aramızda kimse yok. Ama lütuf buyurmuşlar, bizim kendisine belirli vakitlerde niyazda bulunmamızı istemişler. Diğer zamanlar günlük meşgalelerinizle ilgilenin, buyurmuşlar. Öyleyse bu randevu çok önemli. Yüz yüze geleceğiz (mecazen).
Karşımızda, Rabbimizin, bizi, tüm sıfatlarıyla tecelli ederek kuşatmışlığını hissedeceğiz. Aklımızı, fikrimizi işte buna odaklayacağız. O’nun azameti karşısında, aczimizle dikileceğiz.
Daha önce elimiz ile, ayaklarımız ile, yüzümüz ile ve aklımız ile yaptığımız kötülükleri, kirleri abdest alarak sembolik olarak yıkamış idik. Şimdi de sembolik değil gerçekten yıkayacağız. Niyazda bulunacağız. Yaptıklarımızı üstümüzden almasını ve bir daha bize kötülük yaptırtmamasını bizi doğru yoldan ayırmamasını ve daha birçok şeyler isteyeceğiz.

O zaman şeklen nasıl hazır olacağız? Ruhen nasıl hazır olacağız?



Zihin Temizliği:

Namaza başlamadan; Yüce Huzur’a durmadan, niyazda bulunmadan evvel bazı hazırlıklar yapmalıyız.
Birincisi:
Aklımızın başında olması.
İkincisi:
Beden temizliği; Cünüp olmamak, abdest almak, elbise ve çevrenin temizliği.
Beden temizliğini “Abdest” başlığı altında genişçe inceledik. En önemli hazırlık ise, aklı başında olmak, bilinçli olmak. Zihnin temiz, aklın başta ve sağlıklı olması gerekiyor. Aksi halde yaptığımız amel yerini bulmuyor. Şimdi şu âyeti celileye dikkat edelim.

Nisa suresi âyet 43:

“Ey İnananlar! Sarhoşken/aklınız karışıkken/zihniniz bulanıkken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüpken de –yolculuk yapanlar dışında- gusledinceye kadar, namaza yaklaşmayınız. Ve eğer hasta iseniz veya yolcuysanız, ya da biriniz tuvaletten gelmişse veya kadınlarla birbirinize dokunmuşsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız, o zaman, temiz bir toprakla teyemmüm ediniz: ellerinizi, yüzleriniz ve kollarınıza sürün. Kuşkusuz, allah, aklayandır, bağışlayandır.”

Âyette geçen “Sükârâ” ifadesi, sadece alkol türü nesnelerle sarhoşluğu kapsamaz. “Sukr” terimi, geniş anlamıyla insanın zihinsel melekelerini tam olarak kullanmaktan alıkoyan herhangi bir zihinsel uyuşukluk durumunu ifade eder. Yani bu, aynı zamanda uyuşturucu kullanma veya sersemleme yahut şehvet yoluyla aklın geçici olarak dumanlanması ve mecazi olarak ‘uyku sersemliği’ şeklinde tanımlanan durumlar için de geçerlidir. Açıkça normal muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum demektir.
Sarhoşluğun (zihin bulanıklığının) nedeni sadece içki değildir. Bir çok nedenle insanın aklı başından gider, kontrolu kaybeder. Kur’ân’ı Kerim’de bunun örnekleri verilmiştir. Mesela:

Kaf suresi âyet 19:

“ Ölüm sarhoşluğu gerçekten geldi. İşte bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir.”

Âyette bahsedilen sarhoşluğun nedeni ölüm korkusudur, içki değildir.
Hıcr suresi âyet 14, 15:

“Üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yükseliyor olsalardı,
Kesinlikle şöyle diyeceklerdi: “Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de biz büyüye çarpıtılmış bir toplumuz.”
Ayette bahsedilen gözlerinin sarhoşluğunun nedeni sihir, göz boyamadır, içki sarhoşluğu değildir..

Hıcr suresi âyet 72:

“Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, kendi sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.”
Bu ayette konu edilen sarhoşluğun nedeni içki, uyuşturucu değil şehvettir. (Konu Lut kavminin sapıklığıdır. İsteyen pasajın bütününü Kur’ân’dan okusun.)

Hacc suresi âyet 1, 2:

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi gerçekten çok büyük bir şeydir.
Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer ve her gebe kadın taşıdığını düşürür. Sen o gün insanları sarhoşlar halinde görürsün; oysaki onlar sarhoş değillerdir, Ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”
Buradaki sarhoşluğun nedeni de kıyamet depreminin meydana getirdiği korkudur.
Sarhoşluk/zihin bulanıklığı sadece içki içmekle olmuyor, başka nedenlerle de oluyor. Yukarıda sunduğumuz Maide suresinin 43. âyetinde “Sarhoşluk/zihin bulanıklığı” herhangi bir kayda bağlanmadan mutlak olarak “sarhoşluk/zihin bulanıklığı” olarak ifade edilmiştir. Bizlerin bu mutlak ifadeyi, sadece içki sarhoşluğu olarak anlayıp ona göre amel etmemiz gerçeğe aykırıdır.
Bu durumda:
Sarhoş iken, (İçki, uyuşturucu nedeniyle)
Uyku sersemi iken,
Şehvetli iken,
Aşırı derecede sitresli iken,
Ağrılı ve acılı iken namaz kılınmamalıdır.

İbadet huzur ile olur. Kişinin ne dediğini bilmesi için sarhoş iken namaza yaklaşması yasaklanmıştır. İnsanın ağzından çıkanı gönlünde duyması, ne dediğini, Allah’tan ne istediğini bilmesi çok önemlidir. Burada, Ebu Davud ve Tirmizî’de yer alan bir hadisi nakledelim:
“ Rasülüllah SAV. şöyle buyurdu: Biriniz namaz kılarken esnerse uykusu geçinceye kadar uyusun, zira biriniz esneye esneye namaz kılarsa bilmez, belki istiğfar ederken kendi kendine söver.” (Ebu Davud, Eşribe 1; Tirmizi, Tefsir: Bab. 5, suretünnisa)
Burada ana tema; okuduğunun, istediğinin anlamını bilmek konusunun önemi ortaya çıkıyor.
İbadette önemli olan, huzur ve tefekkürdür. Huzursuz, tefekkürsüz binlerce rekat namaz kılmaktansa huzurve tefekkür ile birkaç rekat kılmak daha iyidir.
İslam dini her zaman bilinçli olmayı emreder ve bilinci, ibadetin vazgeçilmez unsuru kabul eder. Onun için namaz da tam bir bilinçli halde iken eda edilmelidir. Namaz Allah’ı anmaktır. Bilinçsiz kılınan namazda “Allah’ı anma” olması mümkün değildir. Aksi uygulamalar Allah’ın istediği namaz değildir.Hiçbir faydası olmaz

KALU BELA / BEZMİ ELEST


HARUT ve MARUT

Harut ve Marut isimlerinin geçtiği Bakara suresinin 102. ayeti, “o ne güzel kuldu” ifadesiyle Rabbimizin övgüsüne mahzar olmuş Süleyman peygambere atılan iftiraları bertaraf etmekte ve o çok değerli peygamberin üzerine atılmış çamurları temizleyip, onu kendisine sürülmeye çalışılan karalardan arındırmaktadır.

Ayetin meali şöyledir:

Bakara; 102: Ve onlar (Yahudiler) Süleyman mülküne dair şeytanların okuyup durdukları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir değildi. Ama o şeytanlar kâfir idiler; insanlara sihri ve Babil’de iki meleğe/ iki krala; Harut ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi (Harut ve Marut), “Biz fitneyiz, sakın kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi. İnsanlar o ikisinden erkekle eşinin arasını açtıkları şeyleri öğreniyorlardı. -Ne var ki, onlar onunla Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler- Onlar kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Ant olsun ki, onu satın alanın ahirette hiçbir nasibi olmayacağını da kesinlikle biliyorlardı. Ve öz benliklerini sattıkları şey ne çirkin bir şeydi! Keşke bilmiş olsalardı.

Aslında bu ayet, bağımsız bir ayet olmayıp, Yahudilerin kınandığı Bakara suresinin 97-103. ayetlerinden oluşan bir pasajın parçasıdır. Bu ayet, bir çok yanlış davranışlarda bulunmuş olan Yahudileri, tüm yanlışlarına ilâveten “Bir de şeytanların (Süleyman peygamberin emri altında gönülsüz olarak çalışan yabancı işçilerin) yalanlarına kandıkları ve o tertemiz peygamberi kâfirlikle suçladıkları için kınamaktadır. Ayetin esas mesajı budur.
Yahudilerin, Süleyman peygamberin emrinde çalışan insan şeytanlara uyarak ona kâfirliği reva gördüklerinin kanıtı ise, Kitab-ı Mukaddes’te bulunmaktadır:

Kitab-ı Mukaddes 1. Krallar bölüm 11:

1. Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli bir çok yabancı kadın sevdi.

2. Bu kadınlar RAB`bin İsrail halkına, "Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır" dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleymanonlara sevgiyle bağlandı.

3. Süleyman`ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüzcariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar.

4. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardıncayürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğiniTanrısı RAB`be adayan babası Davut gibi yaşamadı.

5. Saydalılar`ın tanrıçası Aştoret`e ve Ammonlular`ın iğrençilahı Molek`e taptı.

6. Böylece RAB`bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB`bin yolundayürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB`bi izlemedi.

7. Yeruşalim`in doğusundaki tepede Moavlılar`ın iğrenç ilahıKemoş`a ve Ammonlular`ın iğrenç ilahı Molek`e tapmak için bir yer yaptırdı.

8. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karılarıiçin de aynı şeyleri yaptı.

9-10. İsrail`in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, "Başkailahlara tapma!" demesine karşın, Süleyman RAB`bin yolundan saptıve O`nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman`a öfkelenerek,

11. "Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim" dedi,

12. "Ancak baban Davut`un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil,oğlun kral olduktan sonra yapacağım.

13. Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut`un ve kendi seçtiğim Yeruşalim`in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım."


Kendi elleriyle yazdıkları uydurma kitaplarından da görüldüğü gibi Yahudiler, Bakara 102. ayette bildirildiği üzere Süleyman peygamberi “o bir kâfirdir” iftirasıyla karalamak isteyen şeytanların oyununa gelerek onun kâfirliğini kabul etmişlerdir ve hâlâ da etmektedirler.
Bu durum, yani Süleyman peygamberin kâfirleştiğine dair ifadelerin Kitab-ı Mukaddes’te yer alması; Yahudilerin, şeytanların iftiralarına inanmaları yanında, Kitab-ı Mukaddes’in Allah kelâmı olmadığını ve Musa peygamberden asırlar sonra uydurulup tertip edilmiş olduğunu da göstermektedir.
Süleyman peygambere iftira eden şeytanlar, Sad suresinin 37. ayetinde konu edilen şeytanlar olup, bir çok ayette “cinn” olarak ifade edilmişlerdir. Bu şeytanların, halk arasında genel kabul görmüş şeytan ile bir ilgisi yoktur. “Şeytan” sözcüğünün sözlük anlamı; “haktan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise “şeytan”; “Hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve tipik adıdır”. İşte, Süleyman peygambere iftira eden şeytanlar (cinnler); Süleyman peygamberin emrinde zoraki çalıştırılan ve karakter tanımlarına uygun davranışlarda bulunarak, onun hakkında sürekli gerçek dışı ve hakka aykırı plânlar kuran, yalanlar üreten ve iftiralar yayan işçilerdir. (Daha fazla detay “Cinn” ve “Şeytan” başlıklı yazılarımızda mevcuttur.)
Bakara suresinin 102. ayeti, hem bu insan şeytanların neler yaptıklarını bize bildirmekte hem Yahudilerin bu şeytanların uydurduklarına inanmalarını eleştirmekte hem de o saygıdeğer Elçi’nin kâfir olmadığını ilân etmektedir:
“Ve onlar (Yahudiler) Süleyman mülküne dair şeytanların okuyup durdukları şeylere uydular. Halbuki Süleyman kâfir değildi. Ama o şeytanlar kâfir idiler…”
Kur’an’dan öğrendiğimize göre bu şeytanlar, Süleyman peygambere yaptıkları iftiranın yanında, başka şu işleri de yapıyorlardı:
“insanlara sihri ve Babil’de iki meleğe/ iki krala; Harut ve Marut’a indirileni öğretiyorlardı.”
Görüldüğü üzere şeytanlar insanlara iki şeyi öğretiyorlardı;
- Sihir ve
- Babil’deki iki melik/ melek’e indirilmiş (vahyedilmiş) şeyler.
Sihrin bir göz boyama tekniği olduğu bellidir (A’raf 116, 117) ama “Harut ve Marut kimdir?” ve “Onlara neler indirilmiştir?” sorularının cevapları belli değildir.
Ayete göre Harut ve Marut’un sihir ve sihir öğretmenliğiyle ilgileri yoktur ve onların bildiği ve öğrettiği şeyler sihirden başka bir şeyler olmalıdır. Çünkü, ayette şeytanların öğrettikleri, iki madde halinde yer almaktadır. Eğer Harut ve Marut da sihir öğretselerdi, ayette sihir ile Harut ve Marut’un öğrettikleri arasına “ve” bağlacı konmaması gerekirdi.

Harut ve Marut

Kur’an’da, Harut ve Marut’un kim oldukları ve onlara neler indirildiği bildirilmemesine rağmen bu kişilerin rivayetlerdeki tanımları çok ilginçtir:

“Harut ve Marut iki melektir. Onlar insanlarla alay ediyorlardı. Onları sınamak için Allah kendilerini, cinsel vb. günahlar işlememe emriyle yeryüzüne gönderdi. Yeryüzünde bir güzel kadın onları yoldan çıkardı. Ceza olsun diye onlar Babil’de bir kuyuya kapatıldılar, ayaklarından asıldılar. Orada onlar kendilerinden istekte bulunanlara sihiri öğretiyorlardı.” (Sonra ne oldular ki!)

Harut ve Marut ile ilgili, bunların “Cebrail” ve “Mikail” olduğu yolunda veya “iki şeytan” olduğu yolunda, tutarsız bir çok açıklama yapılmış olup, Arap, Fars ve İbrani toplumlarında bu isim ve bu isme benzer isimlerle ifade edilmiş bir çok efsane kahramanı mevcuttur. (Bu konunun detayı için TDV.nın İSLAM ANSİKLOPEDİSİ içinde yer alan “Harut ve Marut” maddelerine bakılabilir.)
Harut ve Marut ile ilgili peygamberimiz kaynaklı sağlam bir bilgi yoktur. Zaten olması da mümkün değildir. Müslümanlar arasında dolaşan yanlış inancın ise, İsrailiyat kaynaklı olduğu ve özellikle de Ka’b ül Ahbar tarafından uydurulduğu, başta Taberî olmak üzere bir çok düşünür tarafından ileri sürülmüştür. Kadı İyâd, İbn Hazm, Ebû Bekir İbn ül-Arabî, Kurtubî, İbn Kesîr, İbn ül-Cevzî, Fahreddin er-Râzî ve Taberî bu rivayetleri tenkit etmişler, uydurma veya zayıf olduğunu ifade etmişlerdir.
Harut ve Marut ile ilgili olarak bildiğimiz ise, bu iki kral peygamberin Babil’de yaşadıkları ve kendilerine bir şeylerin indirilmiş (vahyedilmiş) olduğudur. Ayetteki “melekeyni (iki melek)” ifadesi, İbn Abbas, Hasan-ı Basrî, Ebü`l-Esved ve Dahhâk tarafından “melikeyni (iki kral)” diye okunmuştur. Biz de konuya en uygun anlam olan bu anlamı tercih etmekteyiz. Yani bize göre Harut ve Marut, Babil’de yaşamış iki kral peygamberdir. İlerideki bir tarihte, pek çok konuda olduğu gibi yine “ELİN GÂVURU”, BABİL UYGARLIĞINA AİT TABLETLERİ BULUR VE DE DEŞİFRE EDEREK BİZE ALTIN TEPSİDE SUNARSA, belki o zaman bizler de Harut ve Marut’un kimler olduğu ve neler öğrettiklerini bir bir öğrenebiliriz (!). Binlerce Mucizeyi onlardan öğrendiğimiz gibi…

Ayette, Harut ile Marut’un karı-koca arasındaki uyumsuzluğa, geçimsizliğe ve ayrılığa neden olan şeyleri öğrettikleri belirtilmektedir:

“İnsanlar o ikisinden erkekle eşinin arasını açtıkları şeyleri öğreniyorlardı.”

Burada işaret edilen şey sihir değildir. Yani “O ikisi”, mutlu bir ailenin nasıl kurulacağını ve hangi şartlarda yuvanın dağılacağını öğretiyorlar, insanlar da bu iki kral peygamberden öğrendikleriyle yuvalarını sağlam tutuyorlardı. Ayrıca bu iki kral peygamber insanlara “Biz fitneyiz, sakın kâfir olma! (sakın bu bilgileri kötüye kullanmayın” diye öğütte de bulunuyorlardı:

“Halbuki o ikisi (Harut ve Marut) “Biz fitneyiz, sakın kâfir olma!” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmezlerdi.”

Ayetin sonrasında Yahudilerin yanlış davranışlarının açıklanmasına devam edilmekte ve bu pasaj, Bakara suresinin 103. ayetindeki yine Yahudilere yapılmış olan sitemle son bulmaktadır:

“-Ne var ki, onlar onunla Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler- Onlar kendilerine zarar vereni, yarar vermeyeni öğreniyorlardı. Ant olsun ki, onu satın alanın ahirette hiçbir nasibi olmayacağını da kesinlikle biliyorlardı. Ve öz benliklerini sattıkları şey ne çirkin bir şeydi! Keşke bilmiş olsalardı.”

Bakara; 103: Ve eğer onlar iman edip takvalı davransalardı, Allah katında elde edecekleri sevap daha hayırlı idi. Keşke bilmiş olsalardı.


Sonuç olarak bu konuda biz, Harut ve Marut hakkında, Kur’an’da verilen yukarıdaki bilgiler dışında bir zanna kapılmamayı ve ileride bulunacağını umduğumuz arkeolojik belgeler ortaya çıkıncaya kadar da Allah’ın verdiği bilgi ile yetinmeyi tavsiye ediyoruz.

KALU BELA / BEZMİ ELEST


KÂLÛ BELÂ
BEZM-İ ELEST
Hiç kuşkusuz inanıyor ve biliyoruz ki Kur’ân, Mübin ve mufassaldır. Böyle olmasına rağmen Kur’ânda geçen bazı ifadeler, cümleler sanki anlaşılmamış ve anlaşılamazmış gibi, bunlara açıklamak için tutarsız rivâyetler ve yorumlar yapılmıştır. Bu nedenle de müslümanlar arasında, Dinimizle alakasız binlerce acaip kavram ve inanış ortaya çıkarılmıştır. Konumuz olan Kâlû Belâ (Elest Bezmi) konusu da bunlardan birisidir. Kâlû belâ, Bezm-i Elest adlarıyla özel bir tasavvuf kültürü ve edebiyatı da oluşturulmuştur.
A’raf suresinin 172-174. âyetleri dirâyetle açıklanmamış, açık olmayan, gaybi manalar içeren bir âyet muamelesi görmüştür. İş böyle olunca da bu âyeti anlamak ve anlatmak uydurmacılara kalmıştır. Şimdi bu ayetlere dirâyetsizce yapılan meali görelim. Bu meal piyasada bulabildiğiniz meallerin ekserisine aittir.
A’raf suresi âyet 172-174:
“Hani Rabbın; âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şahit tutmuş: Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da demişlerdi ki: Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.
Veya daha önce sadece atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onların ardından gelen bir nesiliz, bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin? demeyesiniz.
İşte biz âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız. Belki dönerler diye.”
Bu meallerden siz de bir şey anlamadınız. Arapça biliyor iseniz siz de böyle meallendirirseniz siz de bir şey anlamazsınız, anlayamazsınız. Anlayabilmek için rivâyetçilerin eteğinden tutmanız gerekir. Onlar size “Rasülüllah bu konuda şöyle buyurdu” diye açıklamalar yapar, yalan yanlış hepsini de Rasülüllah’a fatura eder. Siz de paşa paşa kabul edersiniz.
İbn-ü Kesir tefsirinde bu konuya ait on tane rivâyete yer verirken, Suyutî ed-Dürrü-l Mensur’da elli kadar rivâyete yer verir. Bunlar birbirinden farklı meseleler içeren rivâyetlerdir. Bunlara bakıp, akıllı düşünürseniz, “Peygamber efendimiz ne tutarsız adammış, bir dediği diğerini tutmuyor!” demek zorunda kalırsınız. Biz Rasülüllah efendimizi böyle bir kusurdan tenzih ederiz.
Rivâyetlerden Kütüb-ü Sitte’de yer alan ikisini burada alalım.
Rivâyet 1:
“Müslim İbnü yesar el Cühenî anlatıyor: “Hz. Ömer RA.dan, “Rabbin Âdemoğullarından; bellerinden zürriyetlerini ...(A’raf 172-173)” âyetinden soruldu. Hz. Ömer RA. şu cevabı verdi: “Bu âyetten Rasülüllah’a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı: “Allah, Âdem’i yarattı sonra sağ eliyle meshedip ondan bir zürriyet çıkardı ve: “Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler” dedi. Rabb Teala, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: “Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amalini işleyecekler” dedi.
Cemaattan bir adam: “Ey Allahınrasülü! (Kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz? diye sordu. Rasülüllah şu açıklamayı yaptı: “Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine koyar. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar.” Muvatta, Kader 2, Tirmizi, Tefsir, A’raf, Ebu Davut, sünnet.
Rivâyet 2:
“Ebu Hüreyre anlatıyor: “Rasülüllah buyurdular ki: “Allahü Zülcelal Hazretleri Âdem’i yarattığı zaman sırtını meshetti. Bunun üzerine kıyamete kadar onun neslinden yaratacağı insanlardan her birinin iki gözü arasına nurdan bir parlaklık koydu. Sonra hepsini Âdem’e arzetti. Âdem:
“-Ey Rabbim bunlar kim? diye sordu.
“-Bunlar senin zürriyetindir” dedi.
Onlardan bir tanesi dikkatini çekti, gözlerinin arasındaki parlaklık çok hoşuna gitmişti.
“-Ey Rabbim şu da kim?” diye sordu.
“-Dâvûd!” deyince.
“-Pekala ne kadar ömür verdin?” diye sordu.
“-Altmış yıl!” dedi.
Âdem:
“-Ey Rabbim, ona benim emrimden kırk yıl ilave et!” dedi.
Rasülüllah buyurdular ki: Âdem’in yaşı kırk yıl eksik olarak kesinleşince hemen ölüm meleği geldi. Âdem ona:
“-Yani benim ömrümden kırk yıl daha geride kalmadı mı?” dedi. Melek:
“-İyi ama, dedi, sen onu oğlun Dâvûd’a vermedin mi?”
Âdem inkar etti, zürriyeti de inkar etti, Âdem unuttu ve meyveden yedi. Zürriyeti de unuttu. Âdem hata işledi, zürriyeti de hata işledi.””
Tirmizi Tefsir, A’raf.
Şimdi bu meal ve rivâyetlere dayanılarak oluşmuş inancı özetleyelim.
“Allah-ü Teala henüz vucutları yaratmazdan evvel bir yerlerde ruhları karşısına toplamış. Onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş. Onlar da “Belâ. Hiç şüphesiz sen bizim Rabbimizsin” diye ikrarda bulunmuşlar. İşte o zaman ruhlar müslüman olmuşlar. ........”
Rivâyetlerde bu sözleşmenin nerede, ne zaman ve nasıl olduğu konusunda da çıkmaza girilmiştir. Bazı rivâyetlerde bu sözleşmenin Neman bölgesinde (Arafat’tan Mina’ya kadar olan vadi) yapıldığı bazı rivâyetlerde de Taif ile Mekke arasındaki bölgede yapıldığı yer alır. Zamanıyla ilgili ortaya atılan görüşleri de iki kısımda toplamak mümkündür.
1- Allah’ın insanlardan aldığı ahid insan türünün fiilen dünyaya gelişinden önce gerçekleşmiş, bütün insanların zürriyeti Âdem’in sırtından zerreler halinde çıkarılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilahi hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişler. Bu, gerçekten olmuştur, mecazi ve temsili bir anlatım değildir.
2- İnsanların bedenleriyle birlikte dünyaya gelmelerinden önce zerreler halindeki zürriyetlerinden topluca alınmış bir ahid yoktur. Naslarda sözü edilen sözleşme mecazi anlamda olup bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir.
Aklen ve naklen tahlil:
İkinci rivâyeti tekrar okuyunuz. İtiraza karşı Rasülüllah efendimizin sözde yaptığı açıklamayı anlamaya çalışınız. Bu düpedüz Cebriye’ciliktir. Açıklama, açıklama olmamıştır.
Konumuz âyette “benîâdem” Âdemoğulları (insanlar), ve “zürriyetehüm” Âdemoğullarının zürriyetleri/soyları, “min zuhurihim” Âdemoğullarının sırttları/belleri/sulbleri” diye insan soyundan çoğul olarak bahsedilir. Âyette kesinlikle Âdem’den bahsedilmez. Yukarıda gördüğünüz gibi rivâyetler hep Âdem odaklıdır.
Herhangi bir sözleşmede taraf olacakların akıllı ve reşit olması gerekir. Orada zerrelerden bahsedilir. Bildirilmemiş bilgiler verilmeye çalışılır. Söz konusu sözleşmeyi bilen hatırlayan da yok. Böyle bir sözleşmeden kimse de sorumlu tutulamaz.
Âyette bahsedilen “ataların şirki bahanesi” Âdem’e fatura edilemez. Âdem müşrik değildi. Gerçi A’raf suresinin 189. âyetini açıklamada Âdeme şirk de isnat edilir. Şeytana kulluk yaptırırlar. Âdem çocuğuna “Abdülharis/ şeytanın kulu” adını verdiğini ileri sürerler.(!) (Razi, İbn-i Kesir)
Rivâyetler dikkate alınırsa insan, mîsak vaktinde, dünyada, kabirde, kıyamette hayat bulmuş olur. Bu kez de, mîsaktan sonra, dünyada, kabirde olmak üzere ölmesi gerekir bu da Kur’ân’a (Mü’min suresi âyet 11, ve Bakara suresi ayet 28)ve gerçeğe terstir. Söz konusu ayetlerde , insanın doğmazdan evvel ölü olduğu, canlanıp dünyaya geldiği, sonra öldüğü ve sonra da dirilip haşrolduğu bildirilir.
Rivâyetleri tahlil ederken daha onlarca ta’n noktası sıralayabiliriz. Konuyu iyi ya da kötü yönüyle araştırmak isteyenler İbn-i Kesir’den ya da Elmalı Tefsirinden okuyabilirler.
Görüyorsunuz ki bir delinin kuyuya attığı taşı bin değil milyonlarca akıllı çıkaramıyor. Kimse bir türlü mızrağı çuvala sokamıyor.
Âyetin özüne dönelim biz. Atmışlar işte, yalan uydurmuşlar. Utanmadan da tutarsız yalanlarını Rasülüllah’a fatura etmişler.
Sorarlar:
-Ne zamandan beri müslümansın?
Cevap:
-Kalû belâ’dan beri.
Bir başka komik cevap:
- Sünnet olduğumdan beri.
Konumuzun özü:
Biz âyeti celileye verilmesi gereken gerçek meali verelim:
172,173. âyetler: (İki âyet tek bir cümle olduğundan; (ikinci âyet birinci âyetin/cümlenin öğeleri durumunda olduğundan) bir bütün halinde meallendirdik.)
“Halbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz, bunlardan gâfildik” demeyesiniz, yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helak edeceksin?” demeyesiniz diye âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır, ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”
174- Ve biz böyle, âyetleri açıklıyoruz, artık herhalde dönerler.
Anlatım düzeni:
Surede 94-102 âyetler kendisinden önceki kıssa dizisinin yorumu olduğu gibi konumuz olan 172-174. âyetler de kendinden evvelki kıssa dizisinin; pasajın bağlama bölümüdür. İyi tetkik edilmelidir.
Konumuz olan âyetlerin meal ve tefsirlerinin ekserisi hatalıdır. Rivâyetlerin etkisiyle gerçek anlamdan uzaklaşıldığı gibi lafzi ifadelere de bir çok eklemeler yapılmıştır. O nedenle acizane âyetleri sözcük sözcük tahlil edip Allah’ın izniyle gerçek anlamı gözler önüne sereceğiz. İsteyenler de piyasadaki tefsir ve mealler ile mukayese edebilirler. İlmi dirâyeti olanlar da kontrol edebilirler.
Halbuki senin Rabbin,
Metinlerde “iz” edatı genellikle “vaktiyle, bir zamanlar” diye tercüme edilir. Halbuki “iz” edatı, ânî ve beklenmedik bir şeyin vukuunu, ya da söylemdeki ani bir dönüşü/değişikliği ifade etmek için kullanılır. Bazı tefsircilerde bir çok yerde “iz” edatının anlamca zait olduğunu, kelamı süslemek için kullanıldığını söylerler. Ve tefsir ve meallerin çoğunda da manaca ihmal edilir.Konu herhangi bir pasaja başlangıç olur. Burada ise âyet, “ve” ile başladığından bu âyetin kendisinden evvelki âyetlerle bağlantılı olduğu anlaşılır. Hal böyle olunca da “halbuki senin Rabbin.....” demek gerekmektedir.
Konumuz olan üç âyet kendilerinden evvelki pasajın (163-174. âyetler) bitim noktasıdır. Pasajın bağlanma paragrafını oluşturmaktadır. Bu pasajda özetle, “Rabbimizin insanları bazı şeylerle deneyeceği, insanların bir kısmının sorumlu, duyarlı bir kısmının da vurdum duymaz olup görevlerini yapmayacağını, sorumsuzların cezalanacağını, sorumlu olanların yaptıklarının karşılıklarını alacakları, bu durumun kıyamete kadar süreceği bildirilip, kafirlerin, yaptıklarını bilerek ve seçerek yaptıklarını, kesinlikle gafletten ve bilgisizlikten, bilinçsizlikten kaynaklanmadığını ve bunu onların, herhangi bir bahaneye başvurmadan itiraf edecekleri (kendi aleyhlerine tanıklık edecekleri” bildirilmektedir.
kıyamet günü, “Biz, bunlardan gafildik” demeyesiniz, yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helak edeceksin?” demeyesiniz diye
Rabbimiz, her kuşağa, her nesile Rabblik görevini niçin yaptığının gerekçesini bildiriyor.
âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır,
Kıyamete kadar, insan soyundan oluşan her nesil, her kuşak,
Âyetin orjinalinde fiiller, “ehrace, çıkardı, eşhede/tanık etti, kâlû/dediler, şehidna/tanık olduk” diye fiili mazi/geçmiş zaman kipiyle ifade edilir. Ne var ki insanların yeryüzüne gelişi, Âdemden kıyamete kadar nesilden nesile devam edecektir. Ve bu süreçte Cenab-u Hakk insanoğlunun Rabbidir. Onlara gerekli yetileri vermiş, onların Hakk’ı bulmaları için kitap indirmiş ve peygamber yollamıştır. Onların yetileri ve kitaptan ve peygamberden yararlanmaları süreklidir, tekerrür etmektedir. Ve son insan nesline kadar da devam edecektir. Bu geçmişte herhangi bir zaman diliminde olmuş bitmiş değildir.Öyleyse âyetteki fiilimazi kipleri, fiili muzari( şimdiki zaman-geniş zaman) şekliyle meallendirmek gerekir. Fiili mazi oluşu, Allah için zamanın olmayışı ve işin vukunun gerçekliğini vurgulamak içindir.
ve onları kendi aleyhlerine tanık eder;
Piyasadaki meal ve tefsirlerde bu bölüm de yanlış olarak ifade edilmektedir.(Kendilerine şahit tuttu) gibi. Halbuki tanıklık lehte de olur aleyhte de olur. Buradaki ifade (ala enfüsihim/kendi aleyhlerine) aleyhte tanıklıktır. Bu kesinlikle gözden kaçırılmamalıdır. Ve bu olayın nihai açıklaması olan En’âm 130. âyete iyi dikkat etmelidir. Aşağıda mealen sunduk.
Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
Konuyu anlayabilmek bu soru cümlesinin mânâsını ve pasaj içerisindeki yerini bilmeye bağlıdır. Piyasadaki tefsirler ve mealler âyette olmayan “dedi, demişti” gibi eklemeler yapmaktadır. Âyette öyle bir ifade yoktur.
Bu soru cümlesi âyetin ön bölümünün tefsiridir. Yani “elestü bi rabbiküm, Kâlû, belâ. Şehidna/ Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Derler ki: Evet, Rabbimizsin. Tanık oluyoruz.” cümlesi, “Ve eşhedehüm alâ enfüsihim/ve onları kendi aleyhlerine tanık eder.” cümlesinin bedelidir, onu açıklar, tefsir eder. Allah’ın insanları kendi aleyhlerine nasıl tanık ettiğini açıklamaktadır.
Gelelim anlamına:
Soru cümlesi olması:
Cenab-u Hakk onların Rabbi olmasına rağmen, onların cevabını bilmesine rağmen burada soru cümlesi kullanmış. Soru cümlesi olması Belâğat gereği ve diyalog yapılan pasajların levazımındandır. Belâğat ilminde açıklanır ki, soru cümleleri daima bir şeyi sorup öğrenmek ve anlamak için kullanılmaz. Çok kere bir şeyi inkar veya takrir için veya muhataba iltifat ve minnet için veya muhatabı tekdir ve sorumlu tutmak için kullanılır.
Rabb sözcüğünün anlamı:
Rabb, “Terbiye edip eğiten. Yarattıklarını belirli bir programa göre uygun olarak, bir takım hedeflere götüren. Tekamülü programlayıp yöneten” demektir. Ama bu gün toplumda ilah, yaratan anlamında kullanılıyor. Mesela bu âyet, “Ben sizin Allah’ınız, yaratıcınız değil miyim?” gibi anlaşılıyor. Bu anlayış yanlıştır.Yanlış anlamalara ve yanlış kavram ve inançların oluşmasına neden olmaktadır. Soru cümlesinin gerçek anlamı, “ Ben, sizi terbiye eden, sizi bir hedef için hazırlayan; size akıl fikir veren, size doğruyu bulma, Rabbinizi bilme, hakikati idrak edebilme güç ve istidadını veren, ayrıca size peygamber yollayan, kitap indiren değil miyim?” demektir.
Derler ki:
“Elbette Rabbimizsin,
Arap dilinde “neam” ve “belâ” sözcükleri tasdik edatıdırlar. Her ikisi de “Evet” manasını ifade ederler. Fakat kullanımları farklıdır. “Neam” edatı, olumlu, olumsuz her söyleneni tasdik ve takrir eder. Mesela: “Ali geldi mi?” sorusuna karşı “neam” denilse, “evet, ali geldi.” demek olur. “Ali gelmedi mi?” sorusuna karşı “neam” denilse, “evet, Ali gelmedi.” demek olur. “Belâ” edatı ise böyle değildir. Bu sadece nefye cevap (olumsuz soruya cevap) olarak kullanılır ve menfinin sübutunu (olumsuzun sabit olduğunu) ifade eder. “Ali gelmedi mi?” diye sorulan soruya “belâ” diye cevap verilince “evet, Ali geldi.” denilmiş olur.
Konumuz âyette de “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “belâ” diye cevap verilmiştir. Anlamı “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” demektir.
İnsanlar kesinlikle inkara yönelemezler. Evet sen bizim rabbimizsin: Sen, bizi terbiye ettin, bizi bir hedef için hazırladın; bize akıl fikir verdin, bize doğruyu bulma, Rabbimizi bilme güç ve istidadını verdin, ayrıca bize peygamber yolladın, kitap indirdin. Ama biz..........” derler.
tanıklık ediyoruz.”
Âyetin bu bölümü de tefsirlerin çoğunda yanlış olarak açıklanır.”Senin Rabbimiz olduğuna tanığız” diye sunulur. Bu yanlıştır. Âyette neye (mef’ul-u bih) şahid oldukları beyan edilmez. Açıkça beyan edilse edebi kurallara uymazdı. Âyetin sibakının delaletiyle “şehidna” fiilinin mef’ulu, mukadder, mahzuf “ala enfüsina”dır. Yani “Biz kendi aleyhimize tanık oluyoruz” demektir. Arapça bilenler lafzi ifadelere iyi dikkat etsinler. Gerçeği birebir görsünler. Şu âyet de bu âyetin tefsiri mahiyetindedir:
En’am suresi âyet 130, 131:
“Ey cin ve ins topluluğu! Size göstergelerimizi anlatan, bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran, kendinizden elçiler gelmedi mi? –Diyecekler ki. “Kendi aleyhimize şahidiz!- Basit hayat onları aldattı da inkarcı olduklarına, kendilerine karşı tanıklık ettiler.
Gerçek şu ki, Rabbin, insanları henüz bilgisizken, haksız yere, kentleri asla helak etmez. ”
Bu hususta A’raf suresi âyet 37 ve Nahl suresi 89. âyete de bakabilirsiniz.
Âyeti kerimeleri doğru anlarsak ne garip rivâyetlerin arkasına düşeriz ne de kimin nesi olduğunu bilmediğimiz adamların bize empoze ettikleri inançların arkasına.
Dua edelim: Rabbimiz! İlmimizi, anlayışımızı ve kavrayışımızı artır.