4 Nisan 2008 Cuma

Nasıl dahi olursunuz?


Nasıl dahi olursunuz?

İşte dünyanın en akıllı adamının 'dahi' olabilmek için meraklılara sunduğu reform paketi:
* Bir şey söylemek zorunda kaldığınız zaman kesinlikle çekinmeyin. Sizi sınırlayan çevrenizin düşüncesini aşın. Rezil olmaktan korkmayın.
* Bugüne kadar öğrendiklerinizi rafa kaldırın ve dünyayı kendiniz görüp, tanıyın. Hayatınızda insanların ne dediğine değil, kendinizin ne söyleyeceğine öncelik verin.
* Kendi reformunuzu kendiniz yapın. Birileri siz farklı davranıyorsunuz diye gülüyorsa, unutmayın ki doğru yoldasınız.
* Hiçbir şeyin gerçeğinin hayalinden daha güzel olmayacağını unutmayın. Hayallerinizi gerçekleştirmenize engel olan tek şey kalıplardır.
* Düşündüğünüz bir projenin hayata geçme olasılığını yüzde 5, 10 olarak düşünmeyin. Bir düşüncenin gerçekleşme ya da gerçekleşmeme olasılığı yüzde 50'dir.
* Sıra dışı düşünün. Başlangıçta bu saçma gelebilir. Ama 'karpuz' ve 'bıçak' nesnelerini beraber düşünürken; bıçakla karpuzu kesmek yerine, 'bıçağın ucunda karpuz çevrilebilir mi?' sorusunu düşünün.

Çocuklarımıza Allah'ı Nasıl Anlatabiliriz?


Çocuklarımıza Allah'ı Nasıl Anlatabiliriz?

HEKİMOGLU İSMAİL

Çocuk bembeyaz bir kâğıt gibi dünyaya gelir. Bu kâğıda yazılacak yazılar, ebeveyne aittir. Hakla batılı ayıramaz. Ebeveyni de aynı şekilde yaşıyorsa, çocuğun ismi Müslüman, hayatı başka türlü bir insan yetişiyor demektir. Her çocuk cennetlik olarak dünyaya gelir.
Çocuğun hayatı bir denklemdir. Akrabalar, komşular, arkadaşlar, basın ve yayın gibi daha pek çok şey çocuğa kötü şeyler söyleyebilir. Yalnız anne ve baba çocuğa her zaman iyiyi ve doğruyu gösterebilir.

Çocuk, sadece kulağından değil gözünden de terbiye olur. Yani duyduğunu değil, gördüğünü yapar. Yıllar önce çocuk terbiyesiyle ilgili bir kitap neşretmiştim. Onu alanlardan birisi dedi ki: "Bunu oğluma vereyim de okusun." Halbuki biz o kitabı ebeveynler için hazırlamıştık!

Bazı ağaçları aşılayarak daha iyi meyve vermesi sağlanır. Çocuklarımız bir fidandır. Onlara dünya nizamının en iyi dalını aşılamak lazım. Aşı tutmazsa, fidan yerinde duruyor, tekrar aşılanabilir. Aşının tutmamasının sebebi, çiftçinin hatasıdır.

Öyle ebeveyn de var ki, bahçede kavak büyüyor, evde çocuk büyüyor... Çocuğun yetişmesi için her şeyden önce anne-baba yetişmiş olacak. Çocuğunun iyi olmasını isteyen ana-babanın önce kendisi iyi olacak.

Mukayeselerle, kainattan misallerle çocuklarımıza Allah'ı anlatabiliriz. Çocukla hoşlanacağı ortamda bir arkadaş yakınlığında sohbet edilebilir. Hem o günü hem de anlattıklarınızı bir daha unutamaz... Mesela çocuğumuzla birlikte dolaşırken neler konuşabiliriz?...

Binlerce çeşit bitki ve hayvanı kim yaratmakta, büyütmekte ve beslemektedir? Her birine kendine has elbiseler giydirmekte, onun yiyeceği gıdaları hazırlamakta ve her cinse ait bir yaşama şekli vermektedir? Salyangozun elbisesi ile kurbağanınki arasındaki farkı, atın yiyeceği ile kurdun yiyeceğini düşününüz. Ördeklerle, tavukların yaşama tarzları başkadır. Papatyalarla, çınarları ve diğer meyveleri hayal ediniz. "Biz Allah'tan çok uzak olsak da, Allah bize çok yakındır" hususunu güneş misali ile izah etmek mümkündür. Güneş ışıkları üzerimizdedir; sanki güneşin eli bize dokunmaktadır.

Bir derenin üzerindeki kabarcıklara dikkat ettiğimizde, her kabarcığın içinde bir güneş olduğu görülür. Kabarcıklar gider, gelen yenilerinin içinde yine güneş vardır. Bu durum gösterir ve ispat eder ki, daimî duran bir "güneş" var. Gelen her kabarcık, bu güneşe ayna olmaktadır. Başımızı yukarıya kaldırmasak da, bu hakikati anlamamız mümkündür.

Küçücük sinekteki sanat, Ay'ın Dünya etrafında dönmesinden daha basit değildir.Yıldızları, gezegenleri gökyüzüne takan kim?

Tohumu toprağa ekiyoruz, koskoca ağaç oluyor, meyve veriyor. Her meyvede bir çekirdek, her çekirdekte koskoca ağaç... Peki ilk tohum nasıl meydana geldi?

Vücudumuz ne kadar mükemmel bir fabrika! Her organın ne vazife yapacağı çok iyi belirlenmiş. Mesela kalp dakikada ortalama ne kadar atacağını, ne kadar kan pompalayacağını, böbrekler ne kadar kanı temizleyeceklerini, vücuttan ne kadarını dışarı atacağını nereden biliyor?

Şunu kat'i olarak bilmeliyiz ki, İslam dinini öğrenmek, anlamak, yaşamak bizim vazifemizdir. Fakat eşimiz, çocuğumuz ve annemiz de olsa yakınlarımızın İslam'ı öğrenip yaşamaları Allah'ın takdir edeceği bir şeydir. Bir şahsın diğer biri tarafından uyandırılmasına irşat denirse, kulun görevi tebliğdir, irşat Allah'a aittir.

Bazı kimseler yakınlarını mutlaka İslam esasına uydurmaya çalışıyor. Şunu unutmamak lazımdır ki, birçok peygamber, yakınlarını irşat edememiştir. Bu hal, onların peygamberliklerine zarar vermemiştir.

Bizim vazifemiz ise, İslamiyet'i her şartta yaşamaktır.

Firavun'un Büyücüleri


MUSTAFA İSLAMOGLU
ŞUARA 29: Firavun Musa'ya dedi ki: Eğer sen benden başka bir tanrıda ısrar edersen, seni kesinlikle zindanda çürütürüm.
Hatırlattıkları: Her çağın Firavun'u, Tanrı'dan rol çalmaya kalkan sahtekârlardır. O sahtekârların sırtından geçinen bir yığın Firavuncu görürsünüz. Her Firavun'un bir Musa'sı vardır. Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Alet değişir, adet değişmez…
ŞUARA 35: Firavun dedi ki: Musa büyüsüyle sizi kendi ülkenizden atmak istiyor.
Hatırlattıkları: Her Firavun, otoritesini sorgulayan herkesi ülkenin bekasına yönelik “birinci tehdit” ilan eder. İlk çığlık: “Vatan elden gidiyor!” çığlığıdır. Aslında elden giden vatan değil, Firavun'un ayrıcalıkları, sahte tanrılığı ve çıkarlarıdır. Bunu “ayrıcalıklarım elden gidiyor”, “maskem düşüyor”, “çıkarlarım zedeleniyor” diyemeyeceği için, “vatan elden gidiyor” makamında duyurur.
Yeni gibi görünse de Firavun ve Firavunluk kadar kadim bir taktiktir.
ŞUARA 41-42: Firavun'un emriyle toplanan büyücüler Firavun'a dediler ki: Şayet biz galip gelecek olursak bunun bize kazandıracağı bir çıkar olmalı değil mi?
Firavun dedi ki: Elbette! Siz bu sayede benim himayeye mazhar yakınlarım arasına gireceksiniz!
Hatırlattıkları: Firavun'un büyücüleri, ülkenin en tanınmış bilginleriydi. Kimya, simya ve fizik gibi bilimleri kullanarak illüzyon yapıyorlardı. Mesela içine cıva doldurulmuş derileri ısınmış bir platforma koyarak hareket eden bir canlı görüntüsü elde ediyorlardı.
Millet yutuyor muydu? Yutan yutuyordu. Yutmayan da Firavun'un korkusundan yutmuş görünüyordu. Kral çıplak diyecek kadar cesur olanlar da “Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik” deyip oyunu bozuyordu. Onlar en çok oyunu bozanlara bozuluyorlardı.
Firavun gibi bir zorbanın sorgulanmaz iktidarını uzatmanın bir ödülü olmalıydı. Sihirbazların bu işi “Allah rızası için” yapmadığını bilmek için müneccim olmak gerekmez. Onların derdi çıkarları. Haklı olarak “Musa'yı alt edersek bize ne var!” dediler. Firavun onlara “himayeye mazhar yakınlardan” olmayı, yani ayrıcalık vaat etti.
Eski Mısır'da krallık kanunu gereği Firavun'a dokunan öldürülürdü. Çünkü o “Amon-Ra”nın yeryüzündeki temsilcisi ve oğluydu. Yani “Tanrı” idi. Tanrı'ya dokunulamazdı. Dokunan ölürdü. Aslen Sudanlı siyah ırktan olan Firavun hanedanı, ufak tefek, 1.60 boyunda adamlardı. Fakat hiçbirinin bire bir heykeli yoktu. Hepsi en az aslının iki katı heykellerdi.
Tüm heykellerde istisnasız göze çarpan iki şey vardı: Göğüste çaprazlama kavuşturulmuş iki el, birinde zorbalığı temsil eden kamçı, diğerinde tanrılığı temsil eden halkalı haç. Böyle birine kim yakın olmak, onun sayesinde sayeban olmak istemez? Büyücüler buna tav oldular. Az şey mi; Firavun'un sayesinde dokunulmaz olacaklar. Sonrası mı? Sonra ne yaparsan yap, nasıl olsa kimse hesap soramaz.
ŞUARA 44: Ve Firavun'un büyücüleri halatlarını ve sopalarını platforma bıraktılar ve dediler ki: “Firavun'un gücü sayesinde galip gelecek olan biziz, biz!”
Yaa, işte öyle!
Neymiş? “Firavun'un gücü sayesinde” galip geleceklermiş! Bileklerinin gücüyle değil. Alınlarının teriyle değil. Emek verip hak ederek değil. Terazinin bir kefesinde Firavun'un kılıcı varsa, öbür kefesine Kaf Dağı'nı da koysan yerinden oynatamazsın.
Dünya tarihinde tüm Firavunluklar, hayatlarını Firavun'lardan çok, onların gücüne sığınanlara borçludur. “Firavunum için” diye kendilerini ortaya atarlar, aslında dertleri başkadır. Kendi çıkarlarıyla Firavun'un çıkarlarını tevhit etmişlerdir.
Firavun'un büyüsü bozulmasın diye, Firavun'un büyücüsü olmaya hazırdırlar. Üfürükçülüğün daniskasını yaparlar, Musa'ya üfürükçü yaftası asarlar. Akı kara, karayı ak gösterirler. Alçağı yüce, yüceyi alçak tanıtırlar. Suret-i haktan görünerek Şeytanlığın âlâsını yaparlar. İşleri güçleri illüzyondur. İblis'i İdris kılığına sokarak pazarlamada üstlerine yoktur. Mucize'ye “büyü, batıl inanç, üfürükçülük” diye arsızca iftira ederler de, Firavun'un büyücülerinin illüzyonlarını “mucize” diye yutturmaya kalkarlar.
ŞUARA 46-49: En sonunda Firavun'un büyücüleri hep birden yere kapanarak şöyle dediler: “İman ettik Alemlerin Rabbine! Rabbine Musa ve Harun'un!
Firavun dedi ki: Demek siz benim iznim olmadan ona inandınız, öyle mi? Anlaşıldı ki o sizin üstadınız: Bana muhalefetinizden dolayı ellerinizi ve ayaklarınızı keseceğim, topunuzu asacağım!
Firavun'un gibi düşünmezsin ha! Gel bakalım öyleyse; ölümlerden ölüm beğen! Kur'an'ın kıssasının sonu güzel bitiyor: Firavun'un büyücüleri yola geliyor. Darısı onların son modellerine

Sordum, Neden?


Sordum, Neden?
Ali ŞERİATİ
Dedin ki: "Biz, bunlarla namaz kılmayız. Hz. Peygamber'in [s] mescidinde Müslümanlarla birlikte namaza durmayız. Otelimize gider, orada kendi başımıza ve kendi imamızın arkasında namazımızı kılarız!"

Baktım, oradakiler de, size, Mescid-i Nebevî'de namaz kılmaya layık olmayan mezhep mensupları gözüyle bakıyorlar! Kendi kendilerine soruyorlardı: "Bunlar, niye geldiler? Acaba, Peygamber [s] mescidinin içinde yüksek sesle Peygamber'in [s] ashabına, hatta hatta namusuna dil uzatıp çirkin sözler söyleyerek ihtilaf tohumları ekmeye mi geldiler?"

Aranızdaki ihtilaf sonucunda ortaya çıkan sömürü, Samirî'nin buzağısı adına ikinizin da sorularına cevap vermekte ve sizi birbirinize tanıtmaktadır! O, size şöyle demektedir: "Bu Sünnîler, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'in düşmanıdırlar!" Sünnîlere ise şunları söylemektedir: "Bu Şiîlerin tümü, Hz. Ali'yi tanrı olarak kabul eden müşrik ve mühürperest kimselerdir. Onlar, Filistin'e düşmanlık ediyor ve mevcut Kur'an'ı eksik görüyorlar. Kur'an'ın yerine Mefâtih'ul-Cinân'ı benimsiyorlar, Kâbe yerine ise mezarları tavaf ediyorlar…"

Mekke'de çeşitli vesveselerin vardı. Sol omuzun, tam olarak Kâbe hizasında olmalıydı! Bir milimetre bile kayma olursa her şey boşuna gidebilirdi! Bu, o kadar önemli bir konu idi ki, erkeklerin çoğu, eşlerinin omzuna ellerini koyarak Kâbe’ye bakıyorlardı, tâ ki bu açıyı yakalayabilsinler! Sanki hac ibadeti, elektronik ve kompleks bir mekanik işlemdir, dolayısıyla da bütün aklı ve duyguları onun teknik ve fenni boyutuna vermek gerekirmiş gibi! Sanki bu formdan azıcık bir şaşma olursa her şey bitermiş gibi! Hâlbuki siz kendiniz "Peygamber [s], devenin üzerinde iken Kâbe'ye girdi ve o şekilde tavaf etti." demiyor musunuz?
Her zaman ve her yerde senin aklın ve hissiyatın teknik formalitelerde idi. Bin yıl 'nasıl' diye sordun ama bir defa 'niye' diye sormadın!
Mekke'de hep bu tür vesveselerle meşgul olduğun halde dört adım ötede Yahudiler, senin dindaşlarına katliam uyguluyor, onların evine tecavüz edip namussuzluklar yapıyor, çoluk çocukla birlikte evi havaya uçurup gidiyor fakat senin kılın bile kıpırdamıyor! Hatta bu konudaki haberleri bile dinlemeyip şöyle diyorsun: "Arkadaş, biz ne yapalım? Herkes kendisini kurtarsın! Zaten biz, uluslararası ilişkileri anlamayız! Ayrıca Filistinlilerin, Yahudilerden daha kötü olmadığı ne malum! Arap filmlerinin, ne kadar kötü olduğunu görmüyor musunuz? Onlar, bunu hak ediyorlar! Onlar, Şiî olmadıkları için Ehl-i Beyt'in âhını çekiyorlar! Bilin ki, her amelin bir karşılığı vardır!"
Aynı kafileden bir kişi şöyle diyordu: "Bir defasında battaniyemi kaybettim, ne kadar aradımsa bulamadım ve aramaktan vazgeçip yeni bir battaniye aldım, Arafat'a çıktım. Çaldırdığım battaniyemi orada buldum. Kenarlarından birine bir işaret koyduğum için benimki olduğunu anladım. Battaniyeyi alan adam, diğer tarafa dönük olduğu için iyice baktım gördüm ki, kenarlardaki bütün dikişleri açmış. Anladım ki ihram olarak kullanmak için öyle yapmış. Zira bilindiği gibi, ihramın dikişsiz olması dinî bir gerekliliktir. Baba, gördüm ki, bir cihad olan bu hac, mahşeri hatırlatan ihram ve İsmail'in kurban oluşundaki aşk bile seni battaniye ile ilgilenmekten alıkoymamıştır!"
Belki bunun, bir istisna olduğunu düşünüyor olabilirsin. Fakat sa'yda da benzer durumlarla karşılaştım. Sa'y mekânı ki, dinî duygulardan ziyade insanî duyguların öne çıktığı bir yerdir. Merhum Celal Âl-i Ahmed, bu yer hakkında şöyle demektedir: "İlk sa'yda herhangi bir şey hissetmedim. İkinci, üçüncü, derken yavaş yavaş tutuşmaya başladım. Daha sonra öyle bir heyecan, öyle bir duygulanma oldu ki, tahammül edemez duruma geldim ve bu halin benden gitmesi için başımı sa'yin duvarlarına vurmak istedim!" işte böyle bir yerde, sa'y halindeki iki müminin, şöyle konuştuklarına şahit oldum. Baktım hacı efendilerden biri, Hacer'in hatırasını yenilemek ve düşünmekle meşgul olması gerekirken arkadaşına şöyle diyor:

—Hacı falan, ben yeni bir şey keşfettim.

Koşan arkadaşı ona

—Ne keşfettin?

Bizim yaptığımız tavafu'n-nisâyı yapmayan Sünnîlerin işi zordur. Zira bu tavafı yapmayanların hanımları onlardan boşanmış sayılır. Bunların babaları ve anneleri de tavafu'n-nisâyı yapmadığına göre… Anlıyor musun ne demek istiyorum, hacı?

—Evet, aklınla bin yaşa! Yani diyorsun ki, bütün bunlar…! Ha ha ha…

Ben de sa'y yaptım. Orada benimle birlikte hacca gelen bilgili, sanattan anlayan ve hassas bir doktor, bana şöyle dedi: "Hacda nasıl bir derinliğin olduğunu ve İslam'ın, bu düşünce ve manalardan meydana geldiğini yeni anladım! Şimdiye değin, dinde bu seviyede bir tefekkür, hikmet, derinlik ve kültürün mevcut olduğunu anlamamıştım!" Bütün bu maneviyat, duygusallık, düşünce ve derinlikten şiddetli bir şekilde etkilenen bu doktor, haccın, insanın tabiatı ve yaşamı üzerinde etkili olduğunu düşünerek ciddi bir mesuliyet hissine kapıldı. Bundan dolayı da, her şeyi derin bir şekilde tefekkür etti, her ameli sordu ve haccın her boyutunun derin manalarla dolu olduğunu anladı.

Benim yakınımda sa'y yapıyordu. Derin düşünceler ve ince duygulara gark olmuştu. Çok ince ruhlu biriydi. Hac menasiki, duaları ve ziyaretleriyle ilgili olan bir kitapçığı açmış okuyordu. Ansızın hayretler içinde bana sordu: "Birileri buraya bir şey yazmış, tam olarak anlayamadım, acaba ne demek istiyor?"

"Ne yazmış?" diye sordum.

Dedi ki, şöyle deniyor: "Dördüncü sa'yda Safa Tepesi’nin dördüncü basamağına gidip şu duayı okusan zengin olursun!"

İnsanî değerler, ruhî güzellikler, bilgi, bilinç, sanat, iman ve aşktan anlayan özellikle de İslâm ve hac konularında henüz yeni güzellikler, derinlikler ve ilmî boyutlar keşfetmiş olan aydın, bilgili ve hassas bir gencin, paraperest, beceriksiz ve aciz kimselere mahsus olan para için dua etmek gibi bir durumla burada karşılaşmasından utandım.

Konuyu açıklama sadedinde: "Bu ifadeleri, hac mevsimine yakın bir zamanda kitabı yayınlayan yayıncılar yazmışlardır." dedim. Adam, bana kitabın kapağını ve oradaki yazarın adını göstermesin mi? Şok içinde yola koyuldum ve sa'yime devam ettim. Hem de ne hızla! Verdiğim tek cevap, bu oldu!

Diyorum ki, böyle bir yöntemden ve zengin olma yolundan söz edilebilir. Fakat burada mı ey Allah'a inananlar?! Burası, insanın, aşktan eridiği; İbrahim'in yaptıklarından, İsmail'in kurban olmasından ve yapayalnız Hacer'in sa'yinden heyecanlandığı; Peygamber'in [s] hatırasından, Allah, insan ve kıyamet düşüncesinden yanıp tutuştuğu bir yerdir. Düşünün, adam, böyle bir yerde zengin olma arayışı içindedir!

Ya sen, ey bu kitabı yazan âlim efendi! Acaba sen kendin hiç kimseden para almıyor musun? Zengin olmak için hiçbir şey yapmıyor musun? Sadece yılda bir defa hacca gidip dördüncü sa'yda o duayı okuyup zengin mi oluyorsun? Peki, neden paran yoktur? Paran varsa bile, onu sa'ydaki duadan kazanmadığın açık bir gerçektir! Hayır değerli âlim, bunu, ne dördüncü basamak ne de Safa Tepesi yapar! Zira sa'yin yapıldığı yer, İtalya ve Amerika tarzı modern bir tüneldir. Senin duyguların nerede? Kendin haccı görmediğin halde zavallı insanlar için hac rehberi hazırlıyorsun. Artık eskidiği için hacılar, dört motorlu uçaklara bile binmezken sen, deveden, Safa Tepesi’ndeki dördüncü basamaktan, güzel kokunun satıldığı çarşıdan v.s.den söz ediyorsun.
İşte sen busun ve şunu söylüyorsun: "Eğer falan duayı, Kâbe'nin altınoluğunun altında okursan düşmanın hamam böceğine dönüşür. Falan dua, seni zengin eder. Kur'an'ın falan suresi, seni hastalıktan kurtarır…" İnsanlar, senin söylediklerini dinî esaslar olarak kabul edip uyguluyorlar. Herhangi bir sonuç alamayınca da dinden, inançlarından, Kâbe'den, duadan ve Kur'an'dan şüphelenmeye ve yüz çevirmeye başlıyorlar.

Anne, baba! Biliyorum ki bu yolla para kazanılmaz! Sizi iki durumdan birine yönlendiriyorlar: Ya Peygamber'e [s] isnat edilen "Fakirlikle gurur duyarım!" sözüne dayanarak hayatı/parayı küçümsemenizi ve fakirliği övüp onunla gurur duymanızı sağlamak ya da zengin olmak, mutluluk, maddi servet, hayır ve bereket için sizi virde ve duaya davet etmek. Olmazsa, acziyet, yakarış ve gözyaşlarıyla imamların ve onların soyundan gelenlerin türbelerinden isteyin! Fakat bakıyorum ki, sizin, toplumunuzun ve bütün İslâm dünyasının servetleri, kaynakları ve birikimlerini götürüyorlar ama sen, onlara kıymetsiz dünyalık gözüyle bakıp şöyle diyorsun: "Bunlar, kıymeti olmayan murdar şeylerdir! Dünya nimetleri, ahiretten nasibi olmayan ve bize özlemle bakan biçare kâfirler içindir! Nasıl olsa bu dünyada yediklerinin tümünü, öbür dünyada geri verecekler; öyleyse bırakın götürsünler!" Bilmiyorum ne diyeyim? Sen bile ne dediğini bilmiyorsun!
Hâlbuki dinsiz biri olarak bana göre benim ve toplumumun zenginleşme yolu, sahip olduğumuz paraları ve servetleri korumak ve düşmana kaptırmamaktan geçer. Zengin olmak için bilim, teknik, bilinç ve mantık gerekir. Görmüyor musun, duacı müminler fakir ve geri kaldıkları halde namazsız kâfirler, ilerlemiş olup yeryüzünün bütün nimetlerine hükmediyorlar?

Gayb


İnsanlar çok eskilerden beri, “gayb” ve “gaybin bilinmesi” meselesi üzerinde çokça durmuşlardır. Ancak bilim, kendi yöntemleri ile açığa çıkarılmayan bir bilinmeyenin sıradan bir insan tarafından bilenebileceğini kabul etmediğinden, konu ne yazık ki “bilim dışı” olarak damgalanmış olan “din” içinde mütalâa edilmiştir. Böylece bir takım kimselerin “gayb”i bildiği, “gayb”den haber verdiği, topluma din adına dayatılmış ve bu yalanlar dini bilmeyen cahil kitlelere benimsetilmiştir.Allah’ın arı duru dini İslâm, tabiî ki bu yönde oluşan din dışı kabullerden etkilenmemiştir ama bu hurafeler, kendilerinin doğru yolda olduğunu zanneden şaşkınları İslâm’dan iyice uzaklaştırmıştır.
İşte biz de, iyi niyetle doğruyu arayan insanlar için, “gayb” konusunda uydurulmuş yalanlar hakkında hem Kur’an hem de akıl yolu ile yapılmış olan bu incelemeyi sunmayı bir görev addediyoruz.
“Gayb” nedir?
“Gayb”, sözlüklerde; “şekk, gizli olan, görünmeyen, belirsiz” olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, “gayb”in karşıt anlamlısı olan “şuhut, şehadet (aşikar)” kavramından hareketle biraz daha açılacak olursa “gayb”; “Vasıtalı ya da doğrudan, duyu organları ile algılanamayan ve insanın yaratılış kapasitesi dahilinde sahip olabileceği bilgilerle, özellikleri kavranamayan olay, nesne, mekân gibi şeylerdir.” Yani herhangi bir şeyin “gayb” sayılabilmesi için o şeyin algılanamaması, öğrenilememesi gerekir. Eğer o şey, herhangi bir araç yardımıyla bile olsa algılanabiliyor ve öğrenilebiliyorsa “gayb” olmaktan çıkar, “aşikar” olur.
Meselâ bir insan kendi kaşını gözünü, ensesini görememesine rağmen basit bir ayna ile bunları “aşikâr” hâle getirebilmektedir. Ya da arabadaki dikiz aynası, önüne bakan bir şoföre arkasında olup biteni “gayb” olmaktan çıkarmaktadır. Benzer şekilde modern teknoloji ile, iç organların görüntülenmesi, vücudun herhangi bir yerinde oluşan kistin yerinin ve özelliklerinin tespiti, ana rahmindeki bebeğin cinsiyetinin bilinmesi, çok uzaklardaki nesnelerin görüntülenmesi, işitilmesi ve ne olduklarının öğrenilmesi de, “gayb”i “aşikâr” etmekte ve hakkında bilgi edinilen bu şeyler “gayb” olmaktan çıkmaktadır.
“Gayb”i kim bilebilir?
Bu sorunun cevabı Kur’an’da verilmiştir. Allah’ın Kur’an’da bildirdiğine göre;
- “gayb”i Allah’tan başkası bilemez,
- “gayb”i peygamberler de bilemez,
- Allah, razı olduğu elçilerine bazı “gayb” haberlerini bildirir.
Bu hususlardaki ayetler aşağıda bölümler hâlinde verilmiştir.
“Gayb”i sadece Allah bilir:
En’âm; 59: Ve gaybin anahtarları yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
Hud; 123: Ve göklerin ve yerin gaybi sadece ALLAH’A AİTTİR. Ve tüm iş/ oluş yalnızca O’na döndürülür. O halde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz, duyarsız) değildir.
Rad; 9: (Allah), GAYBİ DE AÇIKTA OLANI DA BİLENDİR, pek büyüktür, yücedir.
Nahl; 77: Ve GÖKLERİN VE YERİN GAYBİ sadece ALLAH’A AİTTİR. Saatin emri (kıyametin koparılması) de yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
Neml; 65: De ki: “GÖKLERDE VE YERDE GAYBİ ALLAHTAN BAŞKA KİMSE BİLMEZ. Onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine de varmazlar.
Fatır; 38: Kesinlikle Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini de çok iyi bilendir.
Hucurat; 18: Hiç şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybini bilir. Allah yapmakta olduklarınızı da görendir.
Cinn; 26: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.
Yunus; 20: Ve: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!” (Onlara): “GAYB KESİNLİKLE ALLAH’A AİTTİR. Hadi bekleyin. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.” deyiver.
Yukarıdaki ayetlerden başka Bakara; 23, Maide; 116, En’âm; 73, Tövbe; 94, 78, 105, Yunus; 20, Hud; 34, Mümin; 92, Secde; 6, Sebe; 3, 48, Zümer; 46, Haşr; 22, Cuma; 8, Tegabün; 18, Kehf; 26, Furkan; 6. ayetler de aynı anlamdadır.
Kıyametin kopma zamanı (Saat) da, insanların özellikle üzerinde en fazla durdukları “gayb”a ait konulardan birisidir. Bu konuyu da Rabbimiz kendi tekelinde tutmuş, bununla ilgili kimseye bilgi vermemiş ve vermeyeceğini bildirmiştir:
Ahzab; 63: İnsanlar sana o saatten (kıyametin saatinden) soruyorlar. De ki: “KESİNLİKLE ONA AİT BİLGİ ALLAH KATINDADIR.” Ne bilirsin, belki de saat yakındadır.
A’râf; 187: Ne zaman demir atacak (gelip çatacak) diye sana o saatten (kıyamet saatinden) soruyorlar. De ki: “Ona ait bilgi kesinlikle Rabbimin katındadır. Onun süresini yalnızca O açıklar. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O, size ansızın gelecektir, başka değil.” Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.”
Bu ayetlerden başka Mülk; 25, 26, Cinn; 25, Naziat; 42, 43, Enbiya; 109, 110, Lokman; 34. ayetler de aynı anlamdadır.
Peygamberler de “gayb”i bilmezler:
Maide; 109: Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar da: “BİZİM HİÇBİR BİLGİMİZ YOKTUR; ŞÜPHESİZ Kİ GAYPLERİ BİLEN SENSİN, SEN.”
En’âm; 50: De ki: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. GAYBİ DE BİLMEM BEN. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Körle gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz ?”
A’râf; 188: De ki: “Ben kendi nefsime, Allah’ın dilediğinden başka bir yarara güç yetiremem. Zarara da. Ve EĞER BEN GAYBİ BİLSEYDİM ELBETTE DAHA ÇOK HAYIR YAPARDIM. Ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, inanan bir toplum için bir uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey değilim.”
Tövbe; 101: Ve çevrenizdeki bedevilerden/ bilgiçlik taslayanlardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. SEN BİLMEZSİN ONLARI. BİZ BİLİRİZ ONLARI. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.
Hud; 31: Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum ki. BEN GAYBİ BİLMEM. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için ‘Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların nefislerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum.
(Bu ifadeler Nuh peygamber kavmine karşı söylemiştir.)
Ahkâf; 9: De ki: “Ben, elçilerden bir türedi değilim. BANA VE SİZE NE YAPILACAĞINI DA BİLMİYORUM. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Ve ben açıkça uyaran bir elçiden başka bir şey değilim.
Allah’ın razı olduğu peygamberlere “gayb”i bildirmesi:
Rabbimiz Kur’an’da, kendilerinden razı olduğu, seçtiği elçilere “gayb”i bildireceğini açıklamıştır:
Âl-i Imran; 179: Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde (durumda) bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçisine iman edin. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.
Cinn; 26, 27: (O), GAYBİ BİLENDİR. O kendi GAYBİNİ KİMSEYE AÇIK TUTMAZ.
Ancak razı olduğu/ seçtiği bir ELÇİ MÜSTESNA. Çünkü O, onun (elçisinin) önünden ve arkasından gözetleyiciler salar.
Yusuf; 86: Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah’tan biliyorum.
(Bu ifadeler Yakup peygambere aittir)
Bu ayetlerden anlaşılan odur ki, peygamberlerin kendileri “gayb”i bilemezler ama Allah onlara vahyederek gaybe ait bazı bilgileri verir. Yani “gayb”e ait haberler vahy yoluyla ayetler hâlinde elçilere bildirilir. Elçiler de bu bilgileri görevleri gereği insanlığa ulaştırırlar. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha bir çok ayet vardır:
Âl-i Imran; 44: Bunlar (Imran ailesi, Meryem ve Zekeriyya ile ilgili anlatılanlar), gayb haberlerindendir. Bunları sana vahyediyoruz. Çünkü onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemlerini atarlarken (kur’a çekerlerken) sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.
Hud; 49: Bunlar (Nuh ile ilgili anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır.
Yusuf; 102: İşte bunlar (Yusuf ile ilgili anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işlerine birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.
Kasas; 44-46: Biz Musa’ya o emri yerine getirttiğimizde, sen batı tarafında değildin. Sen tanıklardan da değildin.
Ancak biz bir çok nesiller inşa ettik de onların üzerine ömürler uzayıp geçti. Ve sen Medyen içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak gönderen Biziz.Seslendiğimiz zaman da sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye.
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah Kur’an’da, peygamberler dahil olmak üzere “gayb”i kendisinden başka kimsenin bilmediğini kesin bir dille ifade etmiştir. Ancak Allah, gerekli gördüğü gaybî bilgileri vahy yoluyla bildirmiş ve bunların hepsi Kur’an’da yer almıştır. Bunların dışında peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurma şeylerdir.
Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen bazı müşrik ahmaklar, peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Bunun bir örneği olarak; Hasais, Şifa, Delailin Nebüvve, Şevahidin Nübüvvet, Mevahibin Ledüniyye, Huccetullahi Alelalemin adlı eserlerden (!), “Mucizeler Listesi” adı altında 300’den fazla madde hâlinde derlenmiş olan ve Allah’ın sözlerinin aksine olarak peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden yalanlar manzumesinin bir bölümü burada ibret-i âlem için verilmiştir:
28- Rasülüllah’ın gayptan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır.
Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalpli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.
İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.
Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve âhirette olacak şeyleri bildirmesidir. Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan bir kaçı aşağıda bildirilecektir.(İslâma davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, eshâbı kiramın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Rasülüllah Mekke-i Mükerreme’de kalan Eshâbı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış veriş yapma, Müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi bütün ictimâî muamelelerden men olundular.
Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahidnâme yazarak, Ka’be-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ Arza denilen bir çeşit kurdu (ağaç kurdu) o vesikaya Mûsâllat etti. Yazılı bulunan “ Bismikellahümme” ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yedi, bitirdi. Allahü teâla bu hâli Cibril-i emin vasıtasıyla Peygamberimize bildirdi. Peygamberimiz de bu hâli amcası Ebu Talib’e anlattı.Ertesi gün Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek: “Muhammed’in Rabbi O’na şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mâni olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de O’nu artık himâye etmeyeceğim.” dedi.Kureyş’in ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Ka’be’ye geldiler. Ahidnâmeyi Ka’be’den indirerek açtılar ve Rasülüllah’ın buyurduğu gibi “Bismikellahümme” ibaresinden başka, bütün yazılanların silinmiş olduğunu gördüler.)Acem padişahı Hüsrev’den Medine’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, “Bu gece, Kisra’nızı kendi oğlu öldürdü.” buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi.
29- Bir gün, zevcesi Hafsa’ya ,”Ebu Bekr ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır.” Buyurdu. Bu sözle Ebu Bekr’in ve Hafsa’nın babası Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.
30- Ebu Hüreyre’yi Medine’de zekat olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Rasülüllah’a götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur, diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Rasülüllah Ebu Hüreyre’yi çağırıp, “Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?” dedi. Ebu Hüreyre anlatınca, “Seni aldatmış. Yine gelecektir.” buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. Gece yatarken, Âyetel kürsi’yi okursan Allahü teâla seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz, dedi ve gitti.Ertesi gün, Rasülüllah, Ebu Hüreyre’ye tekrar sorup cevap alınca: “Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi. Hayır bilmiyorum deyince, “O kimse şeytan idi.” buyurdu.
31- Rum imparatorunun orduları ile harb için Mûte denilen yere asker gönderdikte, sahâbeden dört emîrin arka arkaya şehîd olduklarını, kendisi, Medine’de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.
32- Muaz bin Cebel’i vâli olarak Yemen’e gönderirken, Medine’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. “Seninle kıyamete kadar artık buluşamayız.” dedi. Muaz Yemende iken Rasülüllah Medine’de vefât etti.
33- Vefat ederken, kızı Fâtıma’ya, “Akrabam arasında bana evvelâ kavuşan sen olacaksın.” dedi. Altı ay sonra Fâtıma vefât etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefât etmedi.
34- Kays bin Şemmas’a “Güzel olarak yaşarsın ve şehîd olarak ölürsün.” buyurdu. Ebu Bekr halife iken Yemame’de Müseylemet-ül- Kezzab ile yapılan muharebede şehîd oldu.
35- Acem padişahı Kisra’nın ve Rum padişahı Kayser’in memleketlerinin Müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.
36- Ümmetinden çok kimselerin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm’ın o gazâda bulunacağını haber verdi. Osman halife iken Müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da berâber idi. Orada şehîd oldu.
37- Rasülüllah bir gün yüksek bir yerde oturuyordu. Yanındakilere dönerek: “Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz? Yemin ederim ki, evlerinizin arasında, sokaklarda meydana gelecek fitneleri görüyorum.” buyurdu. Osman’ın şehîd edildiği günlerde ve sonra Yezid zamanında, Medine’de büyük fitneler meydana geldi. Sokaklarda çok kimselerin kanı döküldü.
38- Bir gün kendi zevcelerinden birinin halifeye karşı isyan edeceğini haber verdi. Âişe bu söze gülünce: “Ya Humeyra! Bu sözümü unutma! Bu kadın sen olmayasın.” buyurdu. Sonra, Ali’ye dönüp. “Bunun işi senin eline düşerse, kendisine yumuşak davran!” dedi. Otuz sene sonra, Âişe, Ali ile harp etti ve ona esir düştü. Ali, O’nu ikram ve ihtiram ile Basra’dan Medine’ye gönderdi.
39- Muâviye, “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan iyilik yapanlara mükafat et! Kötülük edenleri de affeyle!” buyurdu. Muâviye, Osman zamanında Şam’da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halifelik yaptı.
40- Birgün, “Muâviye hiç mağlup olmaz.” buyurdu. Ali, Sıffîn muharebesinde, bu hadisi işitince, eğer önceden işitseydim, Muâviye ile harp etmezdim dedi.
41- Sa’d bin Muaz, Uhud gazâsında yaralandı. Bir zaman sonra vefat etti. Namazında yetmişbin meleğin bulunduğunu Rasülüllah haber verdi. Kabri kazılırken, her tarafa misk kokusu yayıldı.
42- Kızı Fâtıma’nın oğlu Hasan için: “Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır.” Buyurdu. Büyük bir ordu ile Muâviye’ye karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, Müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muâviye’ye teslim etti.
43- Abdullah bin Zübeyr, Rasülüllah’ın hacâmat edilirken çıkan kanını içti. Bunu görünce: “İnsanlardan senin başına neler gelecek biliyor musun? Senden de insanlara çok şey gelecek. Cehennem ateşi seni yakmaz.” Buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan edince, Abdülmelik bin Mervân, Şam’dan Haccâc’ı büyük bir ordu ile Mekke’ye gönderdi. Abdullah’ı yakalayıp öldürdüler.
44- Abdullah ibni Abbas’ın annesine bakıp: “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir.” Dedi. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, mübârek tükrüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi. “Halifelerin babasını al, götür!” dedi. Abbas bunu işitip,gelp sorunca: “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffâh, Mehdi ve İsâ aleyhisselâmla namaz kılan bir kimse bulunacaktır.” dedi. Abbasiye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbâs’ın soyundan oldu.
45- Bir gün, “Ümmetim arasında, râfızî denilen çok kimseler meydana gelecektir. Bunlar, İslâm dininden ayrılacaklardır.” buyurdu. (!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!)
Şimdi bir düşünelim! Allah’ın bunca ayetine rağmen hâlâ peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların Kur’an okumadıkları veya Kur’an’a itibar etmedikleri meydandadır. Ama acaba neden bu insanlar herkesin yapabileceği şu basit akıl yürütmelerini yapmamışlardır?
- Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi peygamberimiz, hem Mekke’de hem de Medine’de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BU YÖNTEME GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.
- Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, TANIK BEYANINA GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.
- İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden İFK olayında peygamberimiz, “gayb”i bilmediğinden çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe’yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahy gelip de Ayşe’nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BUNLARA HİÇ LÜZUM KALMAZ, bu olayın bir iftiradan ibaret olduğunu söyler, hem kendisi hem de Müslümanlar üzülmezlerdi. Ama Allah, yukarıda görüldüğü gibi, razı olduğu peygamberine “gayb”i (Ayşe’nin suçsuzluğunu) bildirmiş ve peygamberimiz de Ayşe’nin suçsuzluğunu vahy ile öğrenmiştir.
- Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olayı hoş görmüştür. Ama münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir. (Tövbe; 107, 108)
- Tahrim suresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), olay kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir.
- Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞNDEN), bu konular yine kendisine Allah tarafından vahy ile bildirilmiştir. (Tövbe; 101)
Kur’an okumayan, Kur’an’a itibar etmeyen ve yukarıdakilere benzer akıl yürütmeleri de yapmayan bu insanlar ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “GAYB”İ BİLMEDİĞİNİ söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:
Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi rivayet no 49:
“……. Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber benim evlenme törenime geldi. Ve senin oturduğun gibi benim döşeğim üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir’de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:
-İÇİMİZDE BİR PEYGAMBER VARDIR Kİ, O, YARIN NE OLACAĞINI BİLİR. dedi.
Bunun üzerine Peygamber:
- “ÖYLE SÖYLEME, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.
Bütün bunlar göstermektedir ki, eğer akıl özürlü değiller ise, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların bu davranışları, peygamberimizi ilâhlaştırmak suretiyle sadece Allah’a ait olan dini yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir.
Şeyhlerin, pirlerin “gayb”i bilmesi (!):
Tarikat ve tasavvuf kitaplarına bakıldığında, hazretlerin hepsinin “gayb”i bildiklerinin menkıbe menkıbe anlatıldığı görülür. Bu haberler ya şeyhlerin kendilerinden menkuldur ya da onların saf (!) müritlerinin sonradan uydurdukları ve genellikle birbirinin aynısı olan yalanlardır. Ama aslı astarı olmayan bu yalanların çoğu, Yahudi ve Hıristiyanların kendi azizleri için uydurdukları hikâyelerin yeni azizlere, yani şeyhlere, üstazlara uyarlanması ile oluşturulmuştur. Çok memnuniyet vericidir ki, bu tip yalanların kahramanları olan “gaybi bilen keramet sahipleri” sadece tarikat ve tasavvuf çevrelerinde itibar görmekte, aklını kullanan, dinini tanıyan çevrelerde ise fıkralara konu olmaktadır: “Uyanık bir Şeyh Hazretleri, müritlerinin çok olduğu bir kasabayı ziyaret eder. Kasabada şeyhin şerefine bir ziyafet verilir. Şeyh kendi düzenince halkı uyutabilmek için gereken çabayı harcamaktadır. İşte bu amaçla şeyh celâllenir, büyük bir hışımla:
-HOŞT! HOŞT!
diye bağırarak elindeki asasını duvara vurur. Durumu hayret ve dikkatle izleyen cahil halk, neler olduğunu sorar. Şeyh:
-Hiç sormayın. İtin birisi Mekke’de Beytullah’ın duvarına işemeye kalktı da onu defettim. der. Tabiî cahil halkın gözünde hazret bin kat daha değerlenir. Ama halkın arasındaki bir genç bu numarayı pek yutmaz.Biraz sonra yemek ikramı başlar. Herkese pilâv üstü et ikram edilir. Ama şeyhin numarasını yutmayan genç, şeyhe ikram edilen tabağa önce etleri, etlerin üzerine de pilâvı koyup Hazret’e getirir. Şeyh hemen gürler:
-Hani benim tabağımda et?
Genç, taşı gediğine hemen koyuverir:
-Şeyhim bu nasıl iştir? Taaa Mekke’deki, yüzlerce dağın arkasındaki Kâbe’nin duvarına işeyen iti görüyorsun da, iki parmak pilâvın altındaki eti göremiyorsun?Fıkralara yansıyan bu rezillik yüzyıllar boyunca devam etmiş ve safsata bataklığında çırpınan bu insanların üzerine sürekli pislik yağmıştır. Sahiplendikleri halis olmayan dinleri bu insanları dünyaya -ne yazık ki kendilerine Müslüman dedikleri için- Müslüman kimliği ile rezil rüsva etmiştir. Yaşadıkları bu rezilliğin sebebi bize göre, müritlerin büyük çoğunluğunun içinde bulundukları gafletten ama şeyhlerin büyük çoğunluğunun ise İslâm düşmanı olmalarından kaynaklanmaktadır.
Sonuç:
Adı sanı ne olursa olsun, hiç kimse “gayb”i bilemez. “Gayb”i bilmek Allah’ın tekelindedir. Anlatılan ve yazılan aksi bilgilerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bunların hepsi istismar malzemesidir. Allah’a (Kur’an’a) ve peygamberimize rağmen bu sapık inanış maalesef cahil kitleler arasına yerleşmiştir. Nasıl ki Allah’ın, çocuk edinmediğini ilân etmesine ve bunlardan münezzeh olduğunu bildirmesine rağmen, Hıristiyanlar; ”İsa Allah’ın oğludur”, Yahudiler de; “Üzeyr Allah’ın oğludur” dedikleri için kâfir oluyorlarsa (Tövbe; 30, Maide; 72), Allah’ın, “BENDEN BAŞKA KİMSE GAYBİ BİLMEZ, BİLEMEZ” demesine rağmen, peygamberimiz veya başka herhangi birisi için “GAYBİ BİLİR” demek, KÂFİRLİKTİR.

Çok mu sıkıldınız?


Hayat sizi boğuyor mu?Kolunuz ve kanadınızın kırıldığını mı hissediyorsunuz? Evinizde veya mahalle camisinde sessiz bir yere geçin ve oturun ellerinizi açın ama sessiz bir ortam olsun ve sizlere şahdamarımızdan daha yakın olan yüceler yücesi yaratıcıyla iletişime geçin, onunla sohbet edin,0ndan isteyin, sadece ondan… Öncelikle aczinizi belirtin, verdiği her şey için ona teşekkür edin. Bir canlının sahibinden bir şeyler talep etmesinden daha doğal ne olabilir… Sizi sizden daha iyi bilen içinizden geçenleri içinizden geçmeden önce bilen biricik yaratıcıya yalvarın derdinizi anlatın… Onunla hasbıhal edin onunla hemhal olun… Ve sizde yaratacağı mutluluğu hissedin bunu yapın...Dua kulun acizliğidir, kimsesizliğidir, inanmanın en belirgin göstergesidir.Sahipsiz olmadığımızın simgesidir… En kuvvetli antidepresan, ruhun ilacıdır dua...En güzel iletişim aracıdır, Kapsama alanı diye bir sorun yoktur… Utanmadan sıkılmadan her an ve her yerde iletişim kurabilmektir dua… Ayakta kalabilmenin yegâne sebebi, daha çok felakete uğramamanın önündeki çelik perdedir.İsteklerimizin, sıkıntılarımızın, hastalıklarımızın yüce makama nurdan ellerle nurdan kâğıtlara dilekçe halinde yazılıp gönderilmesidirKendimizden dahi sakladığımız sırlarımızın dudaklarımızdan gök kapılarına iletilmesidir…Dua huzurdur, dua şifadır, dua belki de yalansız dolansız tek konuşmamızdır… Dua hem yaratıcıyla hem de kendimizle yüzleşmemizdirDua yaratıcı karşısında eşitliktir. Her mevkii ve makamdan kişilerin aynı seviyede olduğu andır.Eller candan ve gönülden açıldığı müddetçe Dua kuvvettir güçtür Cehennem sıcağına bir serinlik, çöl ortasında bir vaha, Karanlık gecelere sabah, bitmeyen sıkıntılara sondur duaAciz olanla güçlü olan arasındaki bir köprü, içinizde her daim saklı bulunan güçlü bir enerjidir dua… Kurak topraklara suyun akışı, çoraklaşmış topraklarda kır çiçeklerinin bitmesidir dua…Uçurum kenarında düşmek üzereyken size uzatılan el, Umutlarımızı gök kapısına taşıyan kanatlı meleklerdir duaDua ruhun kanatlanması, kişinin kendi miracı, Bilinmeyen âlemlere açılan penceredir dua…

10 Şubat 2008 Pazar

ETKİLİ İNSANLARIN 7 ALIŞKANLIĞI

ETKİLİ İNSANLARIN 7 ALIŞKANLIĞI - STEPHEN R. COVEY
ÖNCE ANLAMAYA ÇALIŞ, SONRA ANLAŞILMAYA
Başarının temeli olarak Karakter Etiği diye tanımlayabileceğimiz; dürüstlük, alçakgönüllülük, bağlılık, ölçülü olmak, cesaret, adalet, sabır, çalışkanlık, yalınlık,Herkese İyilik Et şeklinde ki altın kural üzerinde duruluyordu. Bu, temelde, bir insanın bir takım belirli ilkelerle alışkanlıkları kendi mizacıyla bütünleştirme çabasının öyküsüdür. Karakter Etiği, etkili bir yaşamın temel ilkeleri olduğunu ve insanların, ancak bu temel ilkeleri öğrenip kendi temel kişilikleri ile bütünleştirdikleri takdirde gerçek başarıyla sürekli mutluluğu yakalayabileceklerini öğretti.
Sandra’yla konuşurken, kendi karakterimizin, amaçlarımızın ve oğlumuzla ilgili algılarımızın ne kadar güçlü bir etkisi olduğunu üzüntüyle kavradık. Toplumsal karşılaştırma dürtülerimizin derin değerlerimizle çeliştiğini anladık. Bu, koşula bağlı bir sevgiye yol açabilir ve sonunda oğlumuzun kendisine verdiği değerin azalmasına neden olabilirdi. Bu nedenle çabalarımızı tekniklerimize değil, kendimize, en derin amaçlarımıza ve oğlumuzla ilgili algılarımıza yöneltmeye karar verdik. Çocuğumuzu değiştirmeye çalışmak yerine bir kenara çekilmeye, kendimizi ondan ayrı tutmaya çalıştık. Oğlumuzun kimliğini, bireyselliğini, ayrı biri oluşunu ve değerini sezmek için çaba harcadık.
Oğlumuzu başkalarıyla karşılaştırmak yada yargılamak yerine, karım ve ben onun zevkine varmaya başladık. Oğlumuzu tıpatıp kendimize benzetmekten yada onu toplumsal beklentilere vazgeçtik. kabul edilebilir bir toplumsal kalıba sokmak için nazikçe, olumlu bir biçimde yönlendirmeye çalışmaktan vazgeçtik.. çocuğumuz bu korumayla yetiştirilmişti. Bu nedenle başlangıçta biraz acı çekti. Bunu dile getirdiğinde, kabullendik, ama eskisi gibi davranamadık. Dile getirilmeyen mesajımız şuydu: “seni korumamıza gerek yok. Aslında sorunlu biri değilsin.”
Her zaman ektiğinizi biçersiniz, bunun kestirme yolu da yoktur. Bu ilke, bir yerde insan davranışları ve insan ilişkileri bakımından da geçerlidir. Bunlar da hasat yasasına dayanan doğal sistemlerdir. Kısa dönemde, okul gibi yapay bir toplumsal sistemde insanlar tarafından konulan kuralları usulca çiğneyerek, “oyunu oynamayı ” becerebilirsiniz. "Köklü bir dürüstlük ve temelde güçlü bir karakter yoksa, yaşamın çetin sınavları er yada geç gerçek amaçların yüzeye çıkmasına neden olur ve insanlarla ilişki başarısızlıkta, kısa süreli başarının yerini alır.En güzel iletişimi karakter sağlar. Emerson’un bir zamanlar söylediği gibi , “Ne olduğun kulağımda öylesine çınlıyor ki, ne dediğini duyamıyorum.”
Hepimiz cisimleri oldukları gibi gördüğümüzü, nesnel olduğumuzu düşünürüz. Oysa, durum böyle değildir. Biz dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz; ya da nasıl görmeye koşullandırılmışsak, öyle. Gördüklerimizi tanımlayabilmek için ağzımızı açtığımız zaman aslında kendimizi, algılamalarımızı ve paradigmalarımızı (dünya görüşümüzü) tanımlarız. Başkaları bizimle aynı fikirde olmadıkları zaman hemen onlarda bir aksaklık olduğunu düşünürüz. Pek çok insan, yaşamlarını tehdit eden bir bunalımla karşılaştıkları zaman önem verdikleri şeylere birden bire bambaşka açıdan bakmaya başlarlar. Karı ya da koca, ebeveyn ya da büyükanne, yönetici ya da liderlik gibi yeni bir rolü üstlendikleri zaman, temelde buna benzer bir değişim olur düşüncelerinde.
İnsanların çoğu duygusal gelişim düzeylerinin düşük olduğunu dürüstçe kabul edemiyorlar.
Çocuklar gerçek sahip olma duygusunu tattıktan sonra eşyalarını çok doğal bir biçimde, içtenlikle ve özgürce paylaşırlar.
Sonuçta, Marilyn Ferguson dediği gibi : “Kimse bir başkasını değişmesi için ikna edemez. Hepimiz, ancak içeriden açılabilen bir değişim kapısında nöbet bekleriz. Bir başkasının kapısını tartışarak ya da duygularla seslenerek açamayız.”
Yapabileceğim hiçbir şey yok. Seçeneklerimize bir bakalım İşte ben böyleyim. Farklı bir yaklaşımı seçebilirim.
Beni öyle kızdırıyor Duygularımı kontrol edebilirim.
Buna izin vermezler. Ben etkili bir sunuş yapabilirim.
Bunu yapmam gerekiyor. Uygun bir tepkiyi seçeceğim.
Yapmalıyım. Yeğliyorum.
10.Alkoliklerle Mücadele Derneği’nin (Alcoholics Anonymous) duasının içeriğine biz de
Katılıyoruz: “Tanrım, bana değişebilen ve değiştirilmesi gereken şeyleri değiştirmek için cesaret , değiştirilemeyecek şeyleri kabullenmek için huzur, aradaki farkı anlamak için de bilgelik ver.”
11.Önemsiz sözler verin ve bunları yerine getirin. Yol gösterici olun, yargıç değil. Örnek olun, eleştirmen değil. Çözümün parçası olun, sorunun değil. Bunu evliliğinizde, ailenizde, işinizde deneyin. Başkalarının zayıflıklarını tartışmayın. Kendi zayıflıklarınızı da. Bir hata yaptığınızda bunu itiraf edip düzeltin. Bundan, anında ders alın. Başkalarını suçlamaya, hataları onlara yüklemeye kalkışmayın. Denetiminiz altında olan şeylerin üzerinde çalışın. Kendi üzerinizde çalışın. Olabilirim’in üzerinde çalışın.
12. Hayalinizde sevdiğiniz birisinin cenazesine gittiğinizi canlandırın. Cenaze evine gidiyorsunuz.Arabanızı park ediyor ve iniyorsunuz. Binaya girerken çiçekleri fark ediyorsunuz..İlerledikçe dostlarınızın ve aile üyelerinin yüzlerini görüyorsunuz. Oradaki insanların yüreğinden taşan ve bir kaybın neden olduğu o paylaşılan hüznü , ölen kişiyi hayattayken tanımış olmanın sevincini hissediyorsunuz.
Salonun ön tarafına doğru ilerliyor; tabuta bakıyor ve birden kendinizle yüz yüze geliyorsunuz. Bu, üç yıl sonraki kendi cenaze töreniniz. Bütün bu insanlar sizi onurlandırmaya, yaşamınızla ilgili takdir ve sevgiyi açıklamaya gelmişler.
Bir yere oturarak törenin başlamasını beklerken elinizdeki programa bakıyorsunuz. Törende dört kişi konuşacak. İlk konuşmacı aileniz ya da akrabalarınız arasından birisi. Çocuklar, erkek ve kız kardeşler, yeğenler ve teyzeler, halalar, amcalar, dayılar, kuzenler, büyükanne ve büyükbabalar. Hepsi de ülkenin dört bir tarafından cenaze törenine katılmaya gelmişler. İkinci konuşmacı, dostlarınızdan biri. Bir insan olarak sizi anlatacak. Üçüncü konuşmacı, işyerinizden ya da sizin mesleğinizden. Dördüncü konuşmacı, hizmet verdiğiniz toplumsal bir kurumdan. Şimdi iyice düşünün : Bu konuşmacıların her birinin sizinle ve yaşamınızla ilgili neler söylemesini istersiniz ? Sizin nasıl bir eş, baba ya da anne olarak yansıtmalarını arzu ederdiniz? Nasıl bir oğul ya da kuzen? Nasıl bir dost? Nasıl bir iş arkadaşı? Sizde ne tür bir kişilik görmüş olmalarını tercih ederdiniz? Ne tür katkılarınızı , ne tür başarılarınızı hatırlamalarını isterdiniz? Onların yaşamlarında ne tür bir değişiklik yapmış olmayı arzu ederdiniz?
“Yöneticilik, işleri doğru dürüst yapmaktır. Liderlik ise, doğru olanı yapmaktır.”
Yöneticilik, başarı merdivenini tırmanmaktaki becerikliliği, liderlik ise merdivenin doğru duvara dayalı olup olmadığını görmeyi gerektirir.
14. Yaşantımızın merkezindeki her hangi bir şey, güvenlik, rehberlik, bilgelik ve gücümüzün kaynağını oluşturur. Güvenlik,değer düşüncenizi, kimliğinizi, duygusal dayanağınızı, özsaygınızı, temel kişisel gücünüzü ya da bunun eksikliğini temsil eder.Rehberlik, yaşamınıza yön veren kaynak demektir. Bilgelik,yaşama bakış açınız, çeşitli bölümlerle ilkelerin işleyişini ve birbiriyle bağlantılarını anlayış tarzıdır, hareket etme becerisi ya da yeteneği, bir şeyi başarma kuvveti ve birikimidir.
EŞ MERKEZLİLİK Evlilik, insan ilişkilerinin en içten, en doyurucu , en dayanıklı ve geliştirici ilişkisi olabilir. İnsanın merkez olarak karısı ya da kocasını seçmesi doğal ve uygun görülebilir.
AİLE MERKEZLİLİK Aile- merkezli olanlar, kişisel değer ya da güvenlik duygusunu aile geleneği ve kültüründen ya da ailenin itibarından alırlar. Böylece gelenek ve kültürde görülecek değişikliklere ve bu itibarı lekeleyecek herhangi bir etkiye aşırı duyarlı olurlar.
PARA MERKEZLİLİK:Kişinin başka bir boyutta bir çok şeyi yapabilme fırsatını bulması için, ekonomik güven şarttır. Gereksinimler dizisi ya da hiyerarşisinde fiziksel yaşam ve mali güvenlik en önde gelir. Diğer gereksinimler, bu temel gereksinim hiç olmazsa asgari düzeyde elde edilinceye kadar hissedilmez bile.
İŞ- MERKEZLİLİK: Merkezleri iş olan insanlar “işkolik” olabilir. Sağlıklarının, ilişkilerinin ve yaşamlarının diğer önemli alanları feda ederek, üretmek için kendilerini zorlarlar. Temel kimlikleri işlerine bağlıdır : “Ben bir doktorum”, “Ben bir yazarım”, “Ben bir okuyucuyum”.
19. DOST- MERKEZLİLİK:İnsanın odak noktasını bit tek kişini oluşturmasına yol açabildiği için, evliliğin bazı boyutlarını içerir. Bir dost üzerinde merkezleşme; duygusal açıdan bir tek kişiye bağımlılık, gereksinim, gitgide yükselen bir anlaşmazlık sarmalı ve bunların getireceği olumsuz ilişkileri yaratabilir.
20.DÜŞMAN-MERKEZLİLİK: Ya kişinin bir düşmanını yaşamının merkezine yerleştirmesine ne demeli? Çoğunluk bunu düşünmez bile, herhalde kimse bunu bilinçli olarak yapmaz. Ancak, bir düşmanı merkez kabul etmek çok sık görülen bir olaydır. Özellikle de gerçekten anlaşmazlık halindeki insanlar arasında sık sık etkileşim olduğu zaman. Duygusal ya da toplumsal açıdan önemli birinin kendisine haksızlık ettiğini düşünen bir kişinin, yapılan haksızlığı alabildiğine büyütüp diğer insanı yaşamın merkezi haline getirmesi kolaydır. Düşman üzerinde merkezleşen kişi, kendi yaşamını proaktif bir biçimde sürdüreceği yerde düşman olarak algıladığı insanın tutum ve davranışlarına tepki gösterir; hem de ona bağımlı olarak.
21. Boşanmış olan bir çok kişi de benzer eğilimler içindedir. Eski eşlerine karşı hala müthiş bir öfke ve kinle doludurlar ve kendilerini haklı bulurlar. Olumsuz anlamda, psikolojik açıdan hala evlidirler. Suçlamalarını haklı çıkarmak için, eski eşlerinin zayıflıklarına ihtiyaç vardır. Birçok “büyük” çocuk, yaşam boyunca anneleriyle babalarında gizlice ya da açıktan nefret eder. Onları geçmişteki kötü davranışları, ihmalleri ya da çocuklar arasında ayrım yaptıkları için suçlarlar. Yetişkinlik dönemlerinin merkezi bu nefrettir. Reaktif bir yaşam sürer ve buna eşlik eden senaryoyu da haklı çıkarırlar. Dost ya da düşman-merkezli kişinin güvencesi yoktur. Öz değer duyguları değişkendir, başkalarının davranışları ya da duygusal bir işlevidir. Rehberliği, diğer insanların verecekleri tepkiyle ilgili sezgisiyle sağlar. Bilgeliği ise toplumsal mercek ya da düşman-merkezli bir paranoya kısıtlar. Bu kişinin hiçbir gücü yoktur. Onun iplerini başkaları çekmektedir.
22.Aileler olmak üzere, örgütlerin temel sorunlarında biri de, kişilerin başkalarının yaşamlarını ilgilendiren kararlara bağlı kalmamalarıdır. Nedense bunu kabullenmiyorlar. Örgütlerle işe başlarken, çoğu zaman hedefleri kuruluşun hedeflerinden çok farklı olan kişiler görüyorum. Genellikle de ödül sistemlerinin, açıklanan değer sistemleriyle hiçbir bakımdan uyumlu olmadığını keşfediyorum. Bir misyon bildirimi geliştirmiş şirketlerle çalışmaya başladığım zaman, onlara şunu soruyorum. “Buradakilerden kaç kişi bir misyon bildiriminiz olduğunu biliyor? Bunun yaratılmasında kaçının katkısı bulundu? Kaçı bunu gerçekten kabullenip kara verirken bir ölçüt olarak kullanıyor?” katılım yoksa bağlı kalınamaz. Bunu yazın, üstüne yıldız işareti koyun, etrafını çerçeveye alın, altına bir çizgi çekin. Katılım yoksa bağlanma da olmaz.
23. Gündelik yaşantımızda özgür irademizi ne dereceye kadar geliştirdiğimiz kişisel dürüstlüğümüzle ölçülür. Dürüstlük temelde kendimize biçtiğimiz değerdir. Kendimize verdiğimiz sözlere bağlı kalma, “özü sözü bir olma” yeteneğimizdir. Kendisiyle gurur duymaktır. Proaktif gelişmenin özü , Karakter Etiği’nin temel bir parçasıdır.
24. Disiplin, mürit, havari ya da öğrenci anlamına gelen, disciple sözcüğünden üretilmiştir. Bir felsefenin öğrencisi, bir değerler dizisinin havarisi, çok önemli bir hedefin, olağanüstü bir amacın, ya da bu hedefi temsil eden birinin müridi gibi. Bir başka deyişle, kendinizi etkili bir biçimde yönetebiliyorsanız, disiplin de iççinizden gelir. Bu, bağımsız iradenizin bir işlevidir. Kendi derin değerlerinizin ve bunların kaynağının havarisi, müridi sizsiniz ve duygularınızı, ani isteklerinizi, ruhsal durumlarınızı bu değerlere boyun eğdirecek irade ve dürüstlüğe sahipsiniz.
EMİRERİ YETKİSİ VERMEK: Temelde iki yetki verme yöntemi vardır: “Emir eri yetkisi vermek” ve “kaptanlık yetkisi vermek.” Emir eri yetkisi vermek, şuraya git, buraya git, şunu yap, iş bitince de bana haber ver!” anlamına gelir. Pek çok insan sürekli olarak böyle yetki verir. Ama bu ne kadar işe yarayabilir ki? Hareketlerine teker teker müdahale ederek kaç kişiyi teftiş edebilir ya da yönetebilirsiniz? Başkalarına yetki vermenin çok daha iyi, çok daha etkili bir yöntemi vardır. Bu, başkalarının özgür iradesini, vicdanını, hayal gücünü ve öz bilincini takdir paradigmasına dayanır.
KAPTANLIK YETKİSİ VERMEK: Kaptanlık yetkisi vermenin odak noktası yöntemler değil, sonuçlardır. Bu, insanlara yöntemi seçme hakkını tanır ve sonuçlarından sorumlu olmalarını öngörür. Başlangıçta daha fazla zaman gerektirir. Ama harcanacak zaman iyi bir yatırım sayılır. Yetki verdiğiniz kişiye başarısızlığa gidebilecek yolları işaret edin. Ona ne yapmaması gerektiğini söyleyin. Ama ne yapması gerektiğini söylemeyin. Sonuçların sorumluluğunu kendisine bırakın. Gerekli şeyleri, konulan sınırlar içinde yapmasını isteyin.
27. Bazıları, başkalarını sevmeniz için önce kendinizi sevmeniz gerektiğini söyler. Bence bu, değerli bir düşünce. Ancak kendinizi tanımazsanız, kontrol etmezseniz, kendinize egemen olmazsanız, kendinizi sevmeniz de çok zor olur. Bu ancak kısa vadeli, yüzeysel, ani bir heyecanla sağlayabilirsiniz.
28.İnsanın kendisine olan saygısı, benliğine egemen olmasından, gerçek bir özgürlükten doğar. Özgürlük, bir başarıdır. Karşılıklı bağımlılık ise, ancak özgür kişilerin yapabilecekleri bir seçimdir.
29.Herhangi bir ilişkiye kattığımız en önemli unsur sözlerimiz ve hareketlerimiz değil, ne olduğumuzdur. Sözlerimizle davranışlarımızın kaynağı kendi özümüz(Karakter Etiği) değil de, yüzeysel insan ilişkileri teknikleriyse (Kişilik Etiği) karşımızdakiler bu düzenbazlığı sezinlerler. O zaman etkili bir karşılıklı bağımlılık için gerekli temeli yaratıp sürdürmeyi başaramayız.
30.Başkalarının istedikleri ya da gereksinim duyduklarını düşündüğümüz şeyleri, kendi yaşam öykümüzden yola çıkarak belirleme eğilimimiz vardır. Böylelikle, başkalarının davranışlarına kendi amaçlarımızı yansıtırız. Bir yatırımın ne olduğunu, hem şimdiki, hem de aynı yaşta ya da aynı yaşam dönemecindeyken sahip olduğumuz gereksinim ve isteklerimize dayanarak yorumlarız. Karşımızdakiler çabalarımızı bir yatırım olarak yorumladıkları zaman da bunu iyi niyetle yaptığımız çabaların reddi olarak algılarlar ve vazgeçeriz.
31. Altın kural şudur. “Başkalarına, onların size yapmalarını istediğiniz şeyleri yapın.” Yüzeysel olarak bu, sizin için yapılmasını istediğiniz şeyleri, sizin de onlara yapmanız anlamına gelebilir. Ama bence temelde bu sözlerin anlamı; birey olarak sizi anlamalarını istediğiniz gibi, derinlemesine anlamak, sonra da onlara bu anlayışınız açısından yaklaşmaktır. Başarılı bir babanın, çocukların yetiştirilmesi konusunda dediği gibi : “Onlara değişik biçimlerde davranarak hepsine aynı şekilde davranın.”
32.Dürüstlük doğruluğu içerir, ama ondan da öte bir şeydir. Doğruluk, gerçeği söylemek; yani sözlerimiz gerçeğe uydurmak. Dürüstlük ise, gerçeği sözlerimize uydurmak; yani sözümüze bağlı kalmak ve beklentileri gerçekleştirmektir. Bunun için öncelikle kendine, ama aynı zamanda dünyaya karşı bir karakter bütünlüğü gerekir. Dürüstlüğü kanıtlamanın en önemli yollarından biri, o sırada yanınızda olmayan kişilere sadakat göstermektir. Bunu yaparken yanımızda olanlara da güven veririz. Orada olmayanları savunurken, olanların güvenini korursunuz.
33.Güvenilmek sevilmekten daha yücedir derler. Uzun vadede güvenilmek, sevilmek anlamına gelir, bundan eminim.
34. “Yalan, aldatmak amacıyla söylenen herhangi bir sözdür ya da davranıştır.” İster sözlerimiz, ister davranışlarımızla iletişim kuralım, dürüst bir insansak, amacımız aldatmak olmaz.
35.Kişinin acıyarak değil de, içinden gelerek özür dilemesi için karakterinin iyice güçlü olması gerekir. Bir insanın içtenlikle özür dileyebilmesi için kendine hakim olması, temel ilkeler ve değerlerin sağladığı köklü bir güven duygusunun bulunması gerekir. İç güveni olmayanlar bunu yapamazlar.
36. “Zalim olanlar, zayıflardır. İnceliği sadece güçlülerden bekleyebilirsiniz.”
37. Hata yapmak başka, bunu itiraf etmemek başkadır. İnsanlar yanlışları affeder, çünkü yanlışlar genellikle zihinseldir, yargı hatasıdır. Ancak insanlar yürekten yapılan hataları; kötü niyeti, kötü amaçları, ilk hatayı örtbas etmek için tepeden bakarak mazeret bildirimi kolay kolay affetmezler.
38.Sevgi koşula bağlı olarak verildiği, sevgiyi kazanmak zorunda kalındığı zaman onlara aslında değerli ya da sevilecek kişiler olmadıkları mesajı iletilir. Değer, onların içinde değil dışındadır. Biriyle ya da bir beklentiyle kıyaslanma sonucu elde edilir. Bir çocuk önce annesiyle babasının kendisini kabul etmesini ister, sonra da yaşıtlarının. Bunlar kardeşleri de olabilir, arkadaşları da.Yaşıtların bazen ne kadar zalim olabildiklerini ise hepimiz biliriz.
39. Baskı altında tutulan duyguların diğer belirtisi de haddinden fazla öfke ve hiddet, basit olaylara aşırı tepki ve kuşkuyla karışık alaydır. Duygularını sürekli baskı altında tutan, onları aşarak daha yüksek hedeflere doğru gidemeyen insanlar, bunun kendilerine olan saygılarının ve sonunda da başkalarıyla olan ilişkilerinin niteliğini etkilediğini görürler.
40. Bazı insanlar merkezlerine düşmanı öylesine yerleştirir, başka birinin davranışlarına öylesine saplanırlar ki, o kişinin kaybetmesinden başka bir şey istemezler. Bu, kendilerinin de kayba uğraması anlamına gelse bile aldırmazlar. Düşmanca bir çarpışma felsefesidir: Savaş felsefesi!
41. Kalbin, mantığın hiç bilmediği nedenleri vardır.
42. Genellikle önce anlaşılmak isteriz. Çoğu insan karşısındakini anlamak amacıyla değil, yanıtlamak amacıyla dinler. Ya konuşurlar ya da konuşmaya hazırlanırlar. Her şeyi kendi paradigmalarının eleğinden süzüp başkalarının yaşamlarını kendi özyaşamlarıyla özdeşleştirirler.
43. Empati, sempati değildir. Sempati, bir tür anlaşma, bir tür yargıdır. Bazen de daha uygun düşecek bir duygu ve karşılık verme biçimidir. Ama insanları çoğu zaman sempatiyle dinlemenin özü, karşınızdakiyle aynı fikirde olmanız değildir. Onu tam anlamıyla, derinlemesine, hem duygusal, hem de zihinsel açıdan anlamanızdır.
44.Aslında iletişim uzmanları, söylediğimiz sözlerin iletişimizin ancak yüzde onunu temsil ettiğine inanıyorlar. Yüzde otuzu çıkardığımız sesler, yüzde altmışı ise vücut dilimiz temsil ediyor.
45. İnsan motivasyonu alanındaki en büyük kavramlardan biri şudur: Giderilmiş gereksinimler motivasyon işlevi görmez. Motivasyonu sağlayan, sadece karşılanmamış gereksinimlerdir ve bir insanın, fiziksel yaşamını sürdürme isteğinden sonraki en büyük gereksinimi psikolojik canlılıktır, yani anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmektir.
46. İyi bir anne ya da baba değerlendirmeden ya da karar vermeden önce anlar. Doğru yargıya varmanın anahtarı anlayıştır. Önyargılı bir insan, hiçbir zaman tam olarak anlayamaz.
47. Bu beceri; yani, empatiyle dinleme denilen buzdağının ucu dört gelişme evresini içerir.
Bunlardan birincisi ve en az etkili olanı içeriği taklit etmektir.
Empatiyle dilmemenin ikinci evresi ise içeriği başka şekilde ifade etmektir.Bu biraz daha etkilidir, ama hala sözlü iletişimle sınırlıdır.
Üçüncü evre sağ beynimizi devreye sokar. Duyguyu yansıtırız.Şimdi; empatiyle dinlemenin dördüncü evresinde yararlandığınız zaman olanlar, gerçekten inanılacak gibi değildir. Karşımızdakini gerçekten anlamaya çalışır, içeriğini kendimizce ifade eder ve duyguyu yansıtırken ona psikolojik soluma olanağı tanımış olursunuz. Ayrıca onun duygu ve düşüncelerini incelemesine de yardım edersiniz. Karşınızdaki, onu dinlemeyi ve anlamayı içtenlikle istediğinize gitgide daha fazla inanıp güveni artarken, içinden geçenlerle size söyledikleri arasındaki engeller ortadan kalkar. Böylece ruhtan ruha akım başlar. Artık karşımızdaki belirli bir şeyi hissederken, size bununla ilgisi olmayan sözlerde söylemez. En derin, savunmasız duygularını ve düşüncelerini size açıklayabileceğine inanır.
48.Sinerji nedir? En basit tanımıyla, bir bütünün parçalarının toplamından daha büyük olması demektir. Parçanın birbiriyle olan ilişkisinin , kendiliğinden ve kendi başına bütünün bir parçası olması demektir.
49. İki insanın anlaşamamaları, ama ikisinin de haklı olması mantığa uygun mudur? Hayır, aklın mantığına uygun değildir. Ama ruhsal mantığa uygundur, yani psikolojidir. Üstelik bu son derece gerçek bir durumdur.
50. “Okumayan bir insan, okumasını bilmeyen bir insandan daha iyi durumda sayılmaz.”
51. “Bir adama onun olduğu gibi davranırsınız, olduğu gibi kalır. Bir insana olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız, olabileceği ve olması gerektiği gibi olur.
52. “Vicdanın sesi o kadar nazlıdır ki boğmak çok kolaydır. Ama bu sesi aynı zaman da öyle berraktır ki, başka bir şeyle karıştırmak olanaksızdır.
53. Vicdan, doğru ilkelere uyup uymadığınızı sezen ve bizi onların düzeyine yükselten bir doğal veridir; tabii, bozulmamışsa, formundaysa.
54. “Çocuklarımıza bırakabileceğimiz, dayanıklı bir miras var; biri kökler, diğeri ise kanatlar.
55. Düşüncesinin ana dokusunu değiştiremeyen bir insan, gerçeği hiçbir zaman değiştiremez. O nedenle de hiç ilerleyemez.